27 Ekim 2025 Pazartesi

Akademik Meseleler: Fildişi Kuleler ve Akademisyen


“Bu bulguların pratik faydası nedir?”

“Bu bulguların ‘pratisyenlere’ (yani uygulayıcılara) katkısı nedir?”

“Bu bilgi/bulgu kimin ne işine yarayacak?”

Yukarıdaki sorular veya bunlara benzer diğer sorular, akademik bir dergiye değerlendirilmek üzere gönderilen ve “pratik faydası” yeterince tartışılmamış bir çalışmanın yazarına, hakemler tarafından gelebilecek olası sorulardır. Bu sorularla karşılaşan yazar, akademik çalışmasından elde ettiği bulgularla uygulayıcılara yol gösterici olabilecek öneriler sıralamaya çalışır. Yazar bir sosyal bilimciyse bu noktada işi çok da kolay olmayabilir. Zira sosyal bilimler alanında yazılmış bir makale çalışmasından elde edilen bulgular çoğunlukla soyut yani düşünsel düzeydedir. Sosyal bilimcinin, üzerinde belki de yıllarını harcayarak geliştirdiği bir teorinin toplumsal fayda sağlayıp sağlamayacağı belirsizdir ya da toplumsal etkisi gecikmelidir. Yani geliştirilen bir teorinin etkisini ölçmek için “uzunca bir süre” boylamsal çalışmalar yapılması gerekir. Dolayısıyla bir mühendislik ya da tıp bilimleri alanında yazılmış bir makale çalışmasının sağlayabileceği somut faydayı sunmak, sosyal bilimci için kolay değildir. Örneğin bir mühendislik makalesinden elde edilen bulgularla daha sağlam bir köprü inşa edilip bir tıp makalesinden elde edilen bulgularla bir hastalığın tedavisine yönelik ilaçlar geliştirilerek insan hayatına somut fayda sağlanabilir. Sosyal bilimlerin ise doğası gereği soyut, uzun vadeli ve dolaylı sonuçlar üretmesi, sosyal bilimcinin kendine şu soruyu sormasına sebep olabilir:

“Bunca emeğim ne işe yarıyor?”

“Bu çalışmamla kimin hayatına nasıl dokunacağım?”

Aslında bu tür sorular, yazının başında örneklerini verdiğim hakem sorularının yazarın iç sesine yansımış hâlidir. Yayın yapmış olmak için yapmak, puan toplamak, akademik teşvik almak, “bir an önce” bir şeyler olmak (örn. doçent, prof. vb.) gibi amaçları olan akademisyenlerin bu türden soruları “hakem sormadıkça” akıllarına bile getirmediklerini, dolayısıyla bu türden sorularla pek ilgilenmediklerini söyleyebiliriz. Aslında bu yazımda ben de ne o türden akademisyenlerle ne de bu gibi amaçlarının sebepleriyle (örn. sistem dayatması, yayın baskısı, kişilik özellikleri vb.) ilgileniyorum. Benim bu yazımda kısaca ele almaya çalıştığım, tam olarak bu tür sorularla dertlenip “varoluşsal bir boşluk hissine” kadar sürüklenebilen akademisyenler ve o akademisyenlerin psikolojik durumları.

Bilimsel çalışmalarıyla toplumsal fayda sağlayamadığını/sağlayamayacağını düşünüp kaygılanan bir akademisyenin bu kaygısının arka planında “anlam arayışı” yatıyor olabilir. Çünkü insan psikolojisinin en önemli motivasyonlarından biri, hayatta bir anlam bulma isteğidir. Hayatı mesleğiyle anlam kazanmış, mesleğiyle var olmuş ya da hayattaki anlamını mesleğiyle özdeşleştirmiş bir akademisyenin bu türden bir kaygıya düşmesi son derece muhtemeldir. Zira bilimsel üretimini “toplumsal fayda ya da somut fayda sağlamıyor” diye anlamsız bulması, hayatını da anlamsız bulmasına sebep olabilir. Bu anlamsızlık hissi, akademisyenin imposter sendromu yaşamasını da beraberinde getirebilir. Imposter sendromu, bir akademisyenin kendi akademik zümresinde (akademik üretimle ilgilenen, akademik değerlendirme yapan ve/veya değerlendirme kurallarını belirleyen akademisyen topluluğu) başarılı sayılsa bile “gerçek dünyada işe yarar” olmadığını düşünerek kendini bir sahtekârmış gibi hissetmesi olarak ifade edilebilir.

Akademisyenin imposter sendromu yaşayıp aslında başarılı olmadığını düşünerek kendini bir sahtekârmış gibi hissetmesi, farklı unsurlarca daha da körüklenebilir. Örneğin akademisyenin toplumdan aldığı eleştiriler, imposter sendromunun sebep olduğu “sahtekârlık” ya da “yetersizlik düşüncesinden doğan anlamsızlık” hissini şiddetlendirebilir. Toplum, akademisyenin gerçek hayattan kopuk, soyutlanmış ve entelektüel bir dünyada yaşadığını düşünüp “Fildişi kulelerde yaşıyorsunuz,” diyerek akademisyeni eleştirebilir (hatta edebiyatta da bu durum, kendini toplumdan soyutlayıp kendi estetik dünyalarında mutlu olan ve sadece sanat için sanat yapan yazarları ifade etmek için “fildişi kule edebiyatı” olarak ifade edilir). Toplumdan gelen “fildişi kule” eleştirisi, akademisyenin bilimsel üretimiyle örmüş olduğu “ayrıcalıklı bilgi duvarının” bir sonucudur. Zira akademisyenin bilimsel üretimi (makaleleri, projeleri, tezleri, kitapları vb.), akademik zümrenin değerlendirmesine tabiidir. Dolayısıyla bilimsel üretim dili son derece soyut, teknik, jargon dolu ve teoriktir. Tüm bunlar, bilimsel üretimin başarılı olarak değerlendirilebilmesi için akademik zümre tarafından şart koşulur. Öte yandan atıf sayısı, saygın dergilerde yayın yapmak vb. diğer koşulların da akademik zümre tarafından dayatılması, akademisyenin (belki) istemeden de olsa toplumla arasına ördüğü ayrıcalıklı bilgi duvarının üzerine sıva olur ve bu duvarı sağlamlaştırır. Bu sebeple akademisyen, bilimsel üretimini aslında toplum için değil, akademik zümre için yapmış olur. Böylece akademik zümre, onun için bir fildişi kuleye dönüşür.



Fildişi kuleye hapsolmuş hisseden veya fildişi kulesinde mutlu olan bir akademisyenin bilimsel üretim dili sadece soyut, teknik ve jargon dolu değil, aynı zamanda ve çoğunlukla edilgendir. Akademisyen çoğu zaman akademik zümre tarafından kendi bilimsel üretimi içinde kendinden “üçüncü şahıs olarak bahsetmek” mecburiyetinde bırakılır. Bu durum (metnin anlaşılırlığını düşürmesi bakımından) akademisyenin sadece toplumla arasına duvar örerek toplumdan uzaklaşmasına değil, kendine de yabancılaşmasına yol açabilir. Kendinden yabancılaşma hissi akademisyenin, çalışmasının toplumsal faydaya dönüşmemesini içsel sebeplere bağlayarak kendini suçlamasına yol açabilir. Akademisyenin “yeterince iyi bir konu seçemedim,” “yeterli bir araştırmacı değilim” gibi içsel atıfları, kendinden yabancılaşma hissiyle birleşerek önemli motivasyon kayıplarına ve imposter sendromuna yol açabilir.

Medyanın (örn. sosyal medya ve ana akım medya) gerçeklikten ya da halktan kopuk açıklamalar yapan ve fildişi kulesinde mutlu mesut yaşayan bir akademisyen üzerinden yola çıkıp tüm akademisyenlere yönelik aşırı genelleme yapması ya da buna vesile olması da kendini yetersiz hisseden bir akademisyenin imposter sendromunu tetikleyebilir. Öte yandan bir akademisyen, medyada kendi alanında daha popüler olan, araştırmalarıyla doğrudan bir politikaya yön verebilen diğer akademisyenlerle veya özel sektörde daha görünür veya pratik işler yapan profesyoneller ve girişimcilerle  kendini karşılaştırması (sosyal karşılaştırma) sonucunda da bir yetersizlik hissine kapılıp yine imposter sendromu yaşayabilir.

Yukarıda yazdıklarım, bir sosyal bilimci olarak bir süredir üzerinde düşündüğüm ve kendimce tartıştığım “içsel konuşmalarımın” yazıya geçmiş hâlidir. Alan editörlüğünü yaptığım bir makale çalışmasına gelen hakem yorumunu okurken bu düşüncelerim tetiklendi ve yazıya dönüştü. Hakem, “Bulgularınızın pratik faydasını ifade etmemişsiniz. Çalışmanızın pratik faydasını tartışmanız gerekiyor,” diye belirtmişti değerlendirme raporunda. Yazıma sorularla başlamıştım, sorularla bitirmek isterim:

Aslında bilimsel çalışmalara toplumsal faydayı tartışma bölümü eklemek de akademik zümre tarafından dayatılan bir “formattan” ibaret değil mi? Yani hakem ya da yazar “gerçekten” de toplumsal faydayı gözeterek mi o çalışmayı yapıyor/değerlendiriyor?

Akademisyeni hem toplumla arasına ayrıcalıklı bilgi duvarı örmeye zorlayıp hem de ondan toplumsal fayda sağlamasını beklemek de bir çelişki değil mi?

Her bilim dalının kendine özgü özellikleri olduğunu düşündüğümüzde “pozitivist bilimlerin formatını sosyal bilimlere kopyalayıp” sosyal bilimciden kısa süreli ve somut toplumsal fayda sağlamasını beklemek ne kadar doğru? (bu sorum hem topluma hem de akademik zümreye)

Son olarak fildişi kulelerinde mutlu olan veya toplumsal fayda/somut fayda sağlayamadığını düşündüğü için imposter sendromu yaşayan meslektaşlarıma sorularım:

Bilimsel üretimi toplum için mi yoksa bilim (akademik zümre) için mi yapıyorsunuz? Yoksa sadece kendiniz için mi?

Fildişi kulesine hapsolmuş hissedip imposter sendromu yaşayanlardan mısınız yoksa fildişi kulesinde mutlu olanlardan mı?

Yorum ve görüşlerinizi bekliyorum=)

Akademik Meseleler: Bir Hakem Değerlendirme Sürecinin Psikolojik Çözümlemesi

 Beş yıldır yurt içi akademik bir dergide alan editörlüğü yapıyorum. Alan editörü olarak belki de en zorlandığım konulardan biri, değerlendirme aşamasına gelmiş bir makale çalışmasına uygun bir hakem bulmak. Ondan da zoru, bu çalışmaya uygun ikinci bir hakemi bulmak. Zira makale çalışmalarını genelde minimum iki hakemin değerlendirmesi gerekir (bu durum dergiye ya da makale sürecine göre değişebilir, bu sayı bazen üçe de çıkabilir).  Öte yandan hakemlik görevi Türkiye’deki çoğu bilimsel dergide “herhangi bir ücret karşılığı yapılmayan” yani “tamamıyla gönüllülük” esasıyla yapılan akademik bir faaliyettir. İşte bu noktada “gönüllü hakemler” bulmak, çoğu alan editörünün en çok zorlandığı görevlerin başında gelir.

Geçenlerde üzerine atadığım “12. hakemden” de “değerlendirme yapamayacağım” bildirimi aldığım makale çalışmasının yazarından, çalışmasının değerlendirme süreci hakkında bilgi almak istediğini belirttiği bir mesaj aldım. Yazar, dördüncü kez bilgi almak istiyordu, ben de dördüncü kez değerlendirme süreci hakkında gayet şeffaf bir şekilde kendisine bilgi verdim. Söz konusu çalışma yaklaşık dokuz aydır değerlendirilmeyi bekliyordu. Fakat ne yazık ki çalışmayı değerlendirmek üzere atanan 12 hakemden sadece biri değerlendirme yapmayı kabul etmiş ve değerlendirmesini tamamlamıştı. Dolayısıyla bir hakeme daha ihtiyaç vardı. Genelde bana gelen çalışmalara atadığım hakemler değerlendirme yapmayı kısa sürede kabul eder, çalışmaların süreci bu sebeple çok da uzamazdı. Bu yüzden arka arkaya bu kadar sayıda hakemin değerlendirme yapmayı kabul etmemesi benim de canımı sıkmıştı. Bu yüzden hem yazarı daha fazla bekletmemek hem de bu bir türlü bitmek bilmeyen süreci bir an önce sonlandırmak için normal şartlarda pek tercih etmesem de son çare olarak, tanıdığım bir hocaya hakemlik yapıp yapamayacağını sordum. Hoca neyse ki hakemlik yapmayı kabul etti de rahat bir nefes aldım.

Akademik alanımla ilgili akademisyenler ve araştırmacılardan oluşan yaklaşık 500 kişilik bir WhatsApp grubunda bir hocanın bu konuya benzer bir serzenişiyle karşılaşınca bu blog yazısını yazmak istedim. Hoca 2025 Mayıs ayında gönderdiği bir makale çalışmasının, “hakem olarak atanan hocaların hakemlik yapmayı reddetmesi dolayısıyla çalışmayı değerlendirecek uygun hakem bulunamaması sebebiyle” kendisine iade edilmesinden duyduğu şaşkınlıktan bahsediyordu. Akademik bir derginin hakem bulamamasının olağan olup olmamasını sorguluyordu. Tam da yukarıda bahsettiğim değerlendirme sürecine çok benzer bir örnek olduğu için artık bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm.

Öncelikle bu örnekte, derginin “uygun hakem bulunamaması sebebiyle” çalışmayı iade etmesi tartışılabilir. Zira bu durum derginin imajını ve itibarını zedeleyebilir. Ben de tam bu sebepten yukarıda bahsettiğim çalışmayı yazara iade etmedim (aklımdan geçmedi değil tabii=)). Aslında yazarın da böyle bir talebi olmadı. Bir ara, “Bu yazarın yerinde olsaydım çalışmayı geri çeker miydim?” diye düşünmedim değil. Ya da “Çalışmayı neden geri çekmiyor ki?” diye de düşünmüş olabilirim=) Tam da bu noktada aklıma “batık maliyet etkisi” geldi. Batık maliyet etkisi kısaca para, emek ve/veya zaman harcadığımız bir işe devam etme eğilimimizin yüksek olduğunu belirten psikolojik bir ön yargı. Yazar akademik çalışması için harcadığı entelektüel emeğinin yanında tıpkı dokuz aydır içinde bebeğini büyüten bir annenin harcadığı zaman gibi dokuz aydır çalışmasının değerlendirilmesini bekliyordu. Yani kayda değer bir zaman harcamıştı. Tüm bunlar, onun maliyetiydi. Bu maliyeti batırmak istemezdi. Neden istesindi ki? Demek ki yazar batık maliyet etkisi altındaydı. “Herkesin batık maliyeti kendine…” diyerek bu durumu çok fazla irdelememeye karar verdim. Çünkü burada asıl sorun yazarda değil, hakemdeydi. Ya da uygun hakem bulunamamasındaydı. O zaman gelelim hakemlere…



Beş yıllık alan editörlüğü deneyimim sonucunda hakem olarak atadığım hocalardan aldığım ya da alamadığım geri dönüşler neticesinde potansiyel hakemleri şu gruplara ayırdım (burada “potansiyel hakem” ifadesini kullanmamın sebebi tahmin edebileceğiniz üzere bu hocaların hakem olarak atanmalarına rağmen çeşitli gerekçelerle hakemlik yapmayı reddetmeleri veya gerekçesiz bir şekilde hakemlik yapmamalarıdır):

Çok yoğunumcular ya da zamanım yokçular: Bu gruptakiler sanırım dünyayı kurtarmakla meşguller çünkü genellikle sanki kendi yoğunlukları (akademik çalışmaları) da hakemlik sürecine girmeyecekmişçesine “çok yoğun olduğum için…”, “akademik yoğunluğumdan dolayı…”, “yoğun iş yüküm sebebiyle….” gibi gerekçelerde hakemlik yapmayı reddederler. Öte yandan bu gruba dâhil olan mikro bir grup vardır ki bu gruptaki hocaları gerçekten çok severim. Bu hocalar da yoğun olduklarını belirtirler ancak “belli bir tarihten sonra değerlendirme yapabileceğini” ifade ederek alan editörlerinin gönlünde taht kurarlar. Fakat ne yazık ki bu hocalar nadirdir, bir elin parmaklarını geçmeyecek denli az sayıdadır.

Yurt dışındayımcılar: Bu gruptakiler “yurt dışında olduğumdan değerlendirme yapamayacağım” gibi gülünç bir sebeple değerlendirme yapmayı reddederler. “Acaba yurt dışında internet yok mu?”, “Ee, o zaman bu bildirimi nasıl gönderdi ki?”, “Yurt dışında hakemlik yapmak yasak mı?” gibi türlü türlü soruları sordururlar. Madem yurt dışındasın, “o zaman so what?” demek gelir insanın içinden, ama sadece içinden tabii, yani iç ses olarak=)

İlgi alanım değilciler ya da uzmanlık alanım değilciler: Bu gruptakiler genellikle “çalışma konusu ilgi alanım değil”, “bu konuda bilgim yok” gibi gerekçelerle değerlendirme yapmayı reddederler. Burada okuyucunun aklına doğal olarak şu soru gelebilir: “Ee, alan editörü olarak ilgili çalışma konusuna hâkim ya da konuya ilişkin deneyimi olan (aynı ya da benzer konuda çalışma yapmış) hocalara göndermiyor musun çalışmaları?” Evet, tam olarak öyle hocalara gönderiyorum tabii ki. Zaten bu gruptaki sorun da tam olarak bu. İlgili hocanın aynı ya da çok benzer bir konuda çalışması olmasına rağmen “bu konu çalışma alanım değil” ya da “bu konu ilgi/bilgi alanım değil” diyerek değerlendirme yapmayı reddetmesi! “Ee, o zaman o çalışmayı kim yaptı?” ya da “O çalışmada ismin neden yazıyor?” diye sormazlar mı? Sorarlar tabii. Ben de soruyorum: O çalışmayı sen yapmadın mı? Hayaletin mi yaptı?

Hayalet demişken gelelim en sorunlu gruba. O da;

Hayaletler (ya da sosyal medya diliyle tabiri caizse “ghostingciler”): Bu grup alan editörü olarak en sevmediğim gruptur. Bunun iki sebebi var: Birincisi, bu gruptakilerin “herhangi bir geri dönüş/bildirim yapmamaları”. Neden bildirim yapmadıklarını sorgulamıyorum zira bunun türlü sebepleri olabilir. Hakem olarak atanan hocaların değerlendirme yapmayı kabul ya da reddettiğini bildirmeleri için yaklaşık 10 günlük bir süreleri bulunduğu düşünüldüğünde, “10 gündür mailine bakmamıştır”, “mail gözden kaçmıştır” ya da en kötüsü “görmüştür ama görmezlikten gelmiştir yani ‘ghostlamıştır’ (ghostlamak, mesajı ya da yapılan iletişimi görmezden gelme anlamına gelen bir sosyal medya terimidir)” gibi çeşitli sebepler sıralanabilir (ilgili hocanın aktif görev yaptığı kurum mail adreslerini kullandığımı belirtmeliyim). Burada önemli olan bu durumun sonucu. Sonuç ise kocaman bir “belirsizlik”. İşte bu belirsizlik, bu grubu sevmememin ikinci sebebini oluşturuyor. Çünkü 10 günlük belirsizlik bende “ya son gün kabul ederse” veya “ya bildirim yaparsa” şeklinde bir beklentiye girmeme sebep oluyor. Yani “kumarbazın yanılgısına” düşüyorum ister istemez bu ghostingciler sebebiyle. Kumar oyunlarında kumar oyuncularının sıklıkla kapıldıkları bir ön yargı olması sebebiyle kumarbazın yanılgısı olarak bilinen bu psikolojik ön yargı (Monte Carlo yanılgısı olarak da bilinir) kısaca, eşit olasılığa sahip olaylardan birisi beklenenden sık ortaya çıktı diye bundan sonra ortaya çıkma olasılığının azaldığını varsaymaktır. Bu grubun hacminin geniş olduğunu düşünürsek, “bu hoca da ghostingci çıkmaz yahu”, “daha birkaç gün daha var, belki kabul eder ya da bildirim yapar bee” şeklindeki düşüncelerle zaman kaybetmek, işte hep bu ghostingciler yüzünden! Bu yüzden sevmiyorum bu grubu!

Hatırlarsanız yazının başlarında 12 hakemlik bir süreci olan bir çalışmadan bahsetmiştim. İşte süreçteki hakem hacminin bu denli geniş olmasının sebebi olan potansiyel hakemler de bu yazıda tanımladığım üç gruba ayrılıyor. Fakat en yoğun grup ne yazık ki “ghostingciler” grubu. Sayın hocalarım, tabii ki değerlendirme yapmak zorunda değilsiniz fakat sebebi ne olursa olsun değerlendirme yapamayacağınızı belirtmeniz gerçekten çok önemli. Böylece hem alan editörleri kumarbazın yanılgısına düşmezler hem de çalışmaların süreci gereksiz yere uzamamış olur.  Bu arada çalışmaya 13. hakem olarak “tanıdığım” bir hocayı atamak zorunda kaldığımı da belirtmiştim. Dolayısıyla bu değerlendirme sürecinde sadece kumarbazın yanılgısını değil, bir diğer psikolojik ön yargı olan “bulunabilirlik yanlılığı” da yaşadığımı belirtmeliyim. Kısaca, “akla ilk gelen düşünceyle hareket etme yanılgısı” olarak ifade edebileceğimiz bu ön yargıyı alan editörü davranışı açısından ele alırsak alan editörlerinin zorda kaldığı zaman ya da süreci hızlandırmak veya çabuk bitirmek için çalışma konusuyla ilgili akıllarına ilk gelen tanıdıkları bir hocayı hakem olarak atama eğiliminde olabildiklerini söyleyebiliriz. Bu durumun hem olumlu hem de olumsuz yönü olabilir. Olumlu yönü, gerçekten de sürecin uzamaması. Olumsuz yönü ise iki kısımda incelenebilir. Birincisi, belki de bir yerlerde ilgili çalışmayı daha nitelikli ve istekli bir şekilde değerlendirebilecek bir hoca olabilmesine rağmen o hocanın gözden kaçabilmesi. İkincisi ise “bulunabilirlik yanlılığı ağına” düşmüş hakem hocaya sürekli olarak değerlendirmesi için çalışma gönderilmesi. Burada “ağa düşmek” ifadesini özellikle kullandım çünkü bu muhterem hocalar da Ben Franklin etkisine kapılmış olabilirler. Ben Franklin etkisi, birinin iyilik isteğini geri çevirmeyen birinin o kişiden gelen diğer iyilik isteklerine de olumlu cevap verme eğilimi olarak ifade edilebilir (bu etkiye neden Ben Franklin etkisi dendiğini burada yazmayacağım zira yazı bir hayli uzadı, bunu araştırmayı size bırakıyorum=)). Kişi, iyilik yaptığı birinin bir sonraki iyilik isteğine olumsuz cevap verirse bilişsel uyumsuzluk yaşayacağından bu uyumsuzluğu hissetmemek için iyilik isteklerini hiçbir zaman geri çevirmeyebilir. Dolayısıyla bu bir tür iyilik ağına düşmek gibi bir şeye dönüşür. Tıpkı “bulunabilirlik yanlılığı ağına” düşmüş hakem hocaların yaşayabileceği psikolojik durum gibi. Öte yandan süreci epey uzamış ve bir türlü sonlanmamış çalışmalar hem yazarların baskısı hem baş editörlerin uyarıları ya da sadece alan editörünün kendi içinde bulunduğu Zeigarnik etkisi sebebiyle zihni sinir eden bir duruma dönüşebilir. Yarım kalmış işlerin zihni daha çok meşgul etmesi sebebiyle tamamlanmış işlerden daha çok akılda kaldığını ifade eden psikolojik bir etki olan Zeigarnik etkisi altındaki bir alan editörü, süreci lastik gibi uzayan çalışmaları bir an önce sonlandırıp huzura kavuşabilmek ister. İşte bunun için “çok yoğunumcular”, “ilgi alanım değilciler” veya daha çok “ghostingciler” ile mücadele eder. Bu mücadeleden galip çıkabilmek için de kimi zaman “bulunabilirlik yanılgısı ağındaki” iyilik melekleri hocalara başvurabilir.

Bir hakem değerlendirme sürecinin bana düşündürdükleriydi bu yazdıklarım. Yazarların batık maliyet etkisine, hakemlerin bulunabilirlik yanılgısı ağına, alan editörlerinin de kumarbazın yanılgısına kapılmadıkları “kılçıksız” değerlendirme süreçleri dileğimle!=)

Akademik Meseleler: Fildişi Kuleler ve Akademisyen

“Bu bulguların pratik faydası nedir?” “Bu bulguların ‘pratisyenlere’ (yani uygulayıcılara) katkısı nedir?” “Bu bilgi/bulgu kimin ne iş...