23 Nisan 2026 Perşembe

Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti

Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvıltıları ve biraz önce açmış bahar çiçeklerinden yayılan mis kokularla dolu  bir parkta oturuyorsunuz. “Tertemiz” bahar havasını içine çektin. Az önce parktaki çeşmeden akan “doğal kaynak suyunu” doldurduğun şişeyi açtın. Bu “saf” suyu yudumladın. “Ohh be, temiz hava iyi geldi. Saf su gibisi de yok. Temiz hava ve saf su insana yaşama sevinci veriyor resmen,” demene kalmadan arkadaşın şu tuhaf soruları peş peşe sıraladı:

“İçtiğin suyu kim bilir daha önce kimler kullandı?”

“Soluduğun havayı senden önce kim bilir kimler soludu?”

Bu tuhaf soruları şimdiye kadar aklına getirmemiş olmanın verdiği şaşkınlık, keyfinin biraz olsun kaçmasının getirdiği kızgınlık ve “başkasının soluduğu havayı ve/veya kullandığı suyu bünyene katma” ihtimalinden duyduğun iğrenmeyle  karışık duygularla arkadaşına çıkıştın: “Kim içecek suyumu canım! Atık su mu bu?! Hem mis gibi hava işte…” Bu güzel ana limon sıkmaya kararlı arkadaşın konuşmaya başladı:

“Aslında mantıken düşünürsek evet, senin ‘saf’ sandığın suyun saf olma ihtimali yok denecek kadar az. Çünkü dünyadaki su bir döngüden geçer. Buharlaşır, bulut olur, yağmur olarak yağar, nehirler, denizler ve okyanuslarla tekrar dolaşır. Bu döngü binlerce yıl gibi çok uzun bir süre devam eder. Ve su molekülleri zamanla tüm dünyaya karışır. Bu yüzden bugün içtiğin ve ‘saf’ sandığın suya, aslında geçmişte yaşamış insanların kullandığı su molekülleri ‘bulaşmış’ olabilir. Yani anlayacağın, Tutankhamon’un atık suyunun bir molekülü az önce içtiğin suya bulaşmış olabilir.”

Arkadaşım antik Mısır’a olan ilgimi biliyordu. Bu yüzden son cümlesinde antik Mısır’a gönderme yapması hem ilgimi çekmiş hem de beni memnun etmişti. Bu memnuniyetim, biraz önceki keyif kaçıran tavrından dolayı ona duyduğum kızgınlığı hemen söküp atmıştı. İlgi ve merakla bu “bulaşma” mevzusu üzerine olan sohbeti devam ettirmek istedim:

“Yani bu durumda ‘hiçbir su saf değildir’ diyebilir miyiz?”

Arkadaşım kendinden emin bir tavırla devam etti:

“Aslında su saf değildir demek yerine maddenin sürekli dönüştüğünü ve ‘her şeyin tarihsel olarak birbirine karıştığını’ söylemek daha doğru olabilir. Sonuçta içtiğimiz su, moleküler düzeyde geçmişte yaşamış her tür canlıya karışmış olabilir. Hatta dünya tarihinde dönüm noktalarına sebep olmuş son derece önemli şahsiyetlere ait su moleküllerini bile içerebilir. Bunun izini sürmek mümkün değil. İşin ilginç ve bana göre eğlenceli kısmı da zaten bu. Düşünsene, bir yudum suda kim bilir kimlerin izleri var! Sence de çok ilginç değil mi!”

Böyle düşününce arkadaşıma hak vermeden edemedim. Hele ki son derece spiritüel olan, her şeyin bir ruhu olduğuna ve temasın kalıcılığına inanan biri olarak, içtiğim suda binlerce yıl önce yaşamış birinin atık suyunun molekülünün olabileceği fikrini kabul etmem çok da zor olmadı. Aynı döngünün ve “bulaşma” durumunun, soluduğumuz hava için de geçerli olduğunu düşünmem pek tabii çok zamanımı almadı. Sanki yıllarca çözülememiş bir matematik problemini çözmüş gibi heyecanla atıldım:

“Kesinlikle! Karbondioksit ve oksijenin de sürekli dolaştığını düşünürsek bugün soluduğum ‘temiz’ havanın atomları da binlerce yıl önce bir ağacın yaprağında veya bir hayvanın ya da insanın bedeninde bulunmuş olabilir. Gerçekten de hepimiz birer karışımdan ibaretiz!”

Son cümlemdeki “karışım” kelimesini Carl Sagan’ın meşhur sözü olan “Hepimiz yıldız tozuyuz,” cümlesinden esinlenerek kullanmış olabilirim. Sanırım arkadaşım da bu esinlenmeyi sezmiş olacak ki “Carl Sagan’a selam olsun,” diyerek karşılık verdi. Sagan'ın bu sözünün anlamını bilmeyenler için kısaca açıklayayım:

Sagan, bu sözüyle evrendeki karbon, oksijen ve demir gibi ağır elementlerin yıldızların içinde oluştuğunu, büyük yıldızların süpernova patlamasıyla bu elementleri uzaya saçtığını, daha sonra bu yıldız “kalıntılarının” gezegenleri, canlıları ve insan bedenini oluşturduğunu ifade eder. Bu söz felsefi olarak ele alındığında insanların evrenden ayrı ya da kopuk varlıklar olmadığı, doğa ve evrenle derin bir bağlantısı olduğu, insan bedeninin milyarlarca yıl önce yaşamış yıldızların kalıntılarından oluştuğu ve evrenle aynı maddeden yapıldığı sonucuna ulaşabiliriz. Yani aslında aynı “karışım” hepimizin içinde var. Su, hava ve diğer pek çok şey de sürekli karışım hâlinde. Her şey karışıyor. Hepimiz karışıyoruz.

Yani aslında hepimiz birer karışımdan ibaretiz…

8 Mart 2026 Pazar

Cinsiyetçi Kelimeler

 Günlük dilde hem erkek hem de kadın için kullandığımız ve “cinsiyet nötr” olduğunu düşündüğümüz bazı kelimelerin etimolojisine baktığımızda aslında hiç de cinsiyetsiz olmadıklarına, tersine buram buram “cinsiyetçilik” koktuğuna şahit olabiliriz. Türkçe kökenli bir kelime olup “iyi olma, alçak gönüllülük, fazilet, ruhsal olgunluk” gibi anlamlara gelen “erdem”, bunlardan biri. Zira kelimenin etimolojisi, ‘erdem’in kökeninde “erkek” anlamındaki “er” olduğunu gösteriyor. Er’e eklenen “-dem” ise “insana dair” anlamı katarak erdem kelimesini oluşturmuş. “-dem” soneki nasıl insana dair bir anlam katıyor diye düşünmüş olabilirsiniz. O zaman size ekin geçtiği “âdem” kelimesini hatırlatmak isterim. Fakat o da ne? Âdem size “insan”dan çok “erkek kişisini” mi çağrıştırıyor? Âdem’i insanla ilişkilendirmekte zorlanıyor musunuz? Üzülmeyin, yalnız değilsiniz. Her ne kadar Türkçe sözlüklerde kelimenin ilk anlamı “insan” olsa da günümüzde “adam” şeklini almış bu kelime çoğunlukla “erkek kişi” anlamında kullanılıyor. Adam kelimesinin cinsiyetsiz kullanımına iş projelerinde (örn. mühendislik, yazılım, işletme vb.) yer alan kişi sayısının belirtildiği durumlar dışında (örn. “adam başı üç saat” gibi) hiç şahit olmadım. Yine de hiç, ademden iyidir. Bu arada, “hiç, ademden iyidir,” cümlesindeki adem’in, “yokluk” anlamına geldiğini belirteyim. Dilimizde şapkasız adem, yokluk anlamında kullanılıyor. Örneğin “ademimerkeziyet”, merkezin olmadığı, yerinden yönetim anlamına geliyor.

Laf lafı açarken ‘erdem’den çok da sapmayalım. Bu arada “Atalarımız da ne cinsiyetçiymiş! Erdemi niye er kişi üzerinden tanımlamışlar?!” diye düşünüyorsanız tüm suç sadece atalarımızda değil. Zira erdem kelimesinin İngilizcesi olan “virtue” kelimesinin etimolojisine baktığımızda yine cinsiyetçi bir hikâye ile karşılaşıyoruz. Bu sefer rotamızı antik Roma’ya çevirmemiz gerekiyor. Virtue kelimesinin kökeni orada gizli. Ne de olsa antik Roma’nın askeri güç tanrısı Virtus, virtue’nin kökenini oluşturmuş. Peki bilin bakalım “vir” Latincede ne demek? “Kadın olacak değil ya canım! Tabii ki erkek demek” düşünceleri aklınızdan geçtiyse haklısınız. Tam olarak öyle. Hatta aynı kök, büyük ihtimalle cinsiyetsiz masum bir kelime sandığınız ve dilimize Fransızcadan geçmiş ‘virtüöz’de de hayat bulmuş. Sanırım bir çalgıda mükemmelleşmek de tıpkı erdemli olmak gibi sadece erkekliğe atfedilmiş. Romalılar da erdemi sadece erkeklik üzerinden açıklayıp cinsiyetçi çıktıklarına göre rotamızı antik Mısır’a çevirelim de biraz rahatlayalım. Zira hakikat, denge, ahlak ve adaletin vücut bulmuş hâli olan Maat, bir tanrıça! Hem de bir erdem tanrıçası. Ne varsa antik Mısır’da var=)

Antik Mısır'ın erdem tanrıçası Maat

Dilimizde kullanımda olan ve Arapçadan devşirdiğimiz pek çok kelime mevcut. Bu kelimelerden biri var ki belki de o kelimenin hayatımız boyunca her iki cinsiyeti (erkek, kadın) de barındırdığını düşünmüşüzdür. Oysaki durumun hiç de öyle olmadığını, kelimenin etimolojisine bakınca anlıyoruz. Bu kelimemiz ebeveyn. “Ebeveyn anne ve babayı kapsamıyor mu? Nasıl iki cinsiyeti de barındırmaz?” Barındırmıyor işte. Sadece ‘baba’yı barındırıyor. Hatta iki babayı. Nasıl mı? Kelimenin kökündeki “ebe”, aslında Arapçada baba anlamına gelen “ebu” kelimesi. Kelimenin sonundaki “-eyn” soneki ise Arapçada kelimeleri çiftlemeye yarayan bir ek. Örneğin Kur’an’da bahsi geçen efsanevi bir kişinin ismi olan Zülkarneyn, “iki boynuz sahibi” ya da “çift boynuzlu” anlamlarına geliyor (zül:sahip, karn: boynuz, eyn:çift). Aynı mantıktan yola çıkıp kelimemize dönecek olursak ebeveyn, “baba baba” ya da “bir çift baba” gibi bir anlama geliyor. Yani kelimenin içinde “anne” geçmiyor. Bir çift ana demek isteseydik “ümmeyn” dememiz gerekirdi. Fakat burada da tercih malumunuz, içinde annelik olsa dahi yine erkeklerden yana kullanılmış!

Kelimelerdeki erkeklik hegemonyasından sıkıldıysak İncil’e göre dünyanın ilk kadınına eşi tarafından koyulan bir isim olan Havva’ya gelelim. İncil’e göre diyorum çünkü Havva ismi Kur’an’da geçmiyor. Kur’an’da bunun yerine “Hz. Adem’in zevcesi” tabiri yer alıyor. Havva isminin kökeninde ise İbranicede “canlı, yaşayan” anlamına gelen “hayyah kelimesi yatıyor. Hayyah kelimesi hem “hayvan” hem de “hayat” kelimeleri ile kökteş. Zira hayvan da “yaşayan, canlı, diri varlık” gibi anlamlara geliyor. Dolayısıyla Havva’nın, ilk kadın olmanın ötesinde dünyadaki tüm canlılığın anası olduğunu söyleyebiliriz.

İlk kadın demişken ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bu yazımı yazmışken kadın kelimesinin kökenine inmeden yazıyı sonlandırmak olmaz. Çünkü o bir kraliçe, o bir hükümdar, o bir soylu… Evet, bence öyle. Fakat bu düşünceler sadece bana ait değil. Etimoloji de bu sefer kadınlardan yana. Zira eski Türkçeden beri mevcut olan kadın kelimesiyle, Orhun Yazıtları’nda kraliçe anlamına gelen “katun” olarak karşılaşıyoruz. Katun ise Soğdcada “dişi hükümdar”, “kağanın eşi” gibi anlamlara gelen “hwaten” gelimesine uzanıyor. Bu kelimedeki taw “güç”ü, hwa da “kendi” anlamına geliyor. Dolayısıyla kadın, aslında kimseye muhtaç olmayan, gücünü kendi içinde taşıyan bir kraliçe, bir soylu, bir hükümdar… Birbirlerini bir avuç toprak için katleden “adamlar” karşısında “yaşama getiren”, “yaşatan”, “erdemli” kadınlar…

Bu etimoloji yolculuğumuza bazı kelimelerin doğuştan cinsiyetçi olduğunu, bazılarının ise zamanla cinsiyetçi bir kimlik kazandığını ya da cinsiyetsizleştiğini görmüş olduk. Zaman kelimelerin, dolayısıyla etimolojinin dinamosudur. Zira bir kelimenin zamanla kazandığı anlamlar o kelimeyi sadece cinsiyetçiyken cinsiyetsiz ya da tersine, cinsiyetsizken cinsiyetçi yapmakla kalmaz; aynı zamanda o kelimenin sahip olduğu anlamın zıddı bir anlama bürünmesine de sebep olabilir.

Zaman demişken, insanın doğumundan ölümüne kadarki sürecini melodik olarak çok etkileyici bir şekilde aktarabildiğini düşündüğüm bir Hans Zimmer bestesi Time’ı dinlemenizi tavsiye ediyorum. Videoda “kadın” bir virtüözün muhteşem melodilerine şahit olacaksınız.

Not: Bu yazımı yazarken kaynak olarak Yiğit Hadi İrde’nin Nerden Geliyo? isimli kitabından yararlandım. Bu kitapta kelimelerin geldiği kökene doğru yapılan eğlenceli bir etimolojik yolculuğa dâhil olabilirsiniz. Kelime severlere duyurulur=)

27 Ekim 2025 Pazartesi

Akademik Meseleler: Fildişi Kuleler ve Akademisyen


“Bu bulguların pratik faydası nedir?”

“Bu bulguların ‘pratisyenlere’ (yani uygulayıcılara) katkısı nedir?”

“Bu bilgi/bulgu kimin ne işine yarayacak?”

Yukarıdaki sorular veya bunlara benzer diğer sorular, akademik bir dergiye değerlendirilmek üzere gönderilen ve “pratik faydası” yeterince tartışılmamış bir çalışmanın yazarına, hakemler tarafından gelebilecek olası sorulardır. Bu sorularla karşılaşan yazar, akademik çalışmasından elde ettiği bulgularla uygulayıcılara yol gösterici olabilecek öneriler sıralamaya çalışır. Yazar bir sosyal bilimciyse bu noktada işi çok da kolay olmayabilir. Zira sosyal bilimler alanında yazılmış bir makale çalışmasından elde edilen bulgular çoğunlukla soyut yani düşünsel düzeydedir. Sosyal bilimcinin, üzerinde belki de yıllarını harcayarak geliştirdiği bir teorinin toplumsal fayda sağlayıp sağlamayacağı belirsizdir ya da toplumsal etkisi gecikmelidir. Yani geliştirilen bir teorinin etkisini ölçmek için “uzunca bir süre” boylamsal çalışmalar yapılması gerekir. Dolayısıyla bir mühendislik ya da tıp bilimleri alanında yazılmış bir makale çalışmasının sağlayabileceği somut faydayı sunmak, sosyal bilimci için kolay değildir. Örneğin bir mühendislik makalesinden elde edilen bulgularla daha sağlam bir köprü inşa edilip bir tıp makalesinden elde edilen bulgularla bir hastalığın tedavisine yönelik ilaçlar geliştirilerek insan hayatına somut fayda sağlanabilir. Sosyal bilimlerin ise doğası gereği soyut, uzun vadeli ve dolaylı sonuçlar üretmesi, sosyal bilimcinin kendine şu soruyu sormasına sebep olabilir:

“Bunca emeğim ne işe yarıyor?”

“Bu çalışmamla kimin hayatına nasıl dokunacağım?”

Aslında bu tür sorular, yazının başında örneklerini verdiğim hakem sorularının yazarın iç sesine yansımış hâlidir. Yayın yapmış olmak için yapmak, puan toplamak, akademik teşvik almak, “bir an önce” bir şeyler olmak (örn. doçent, prof. vb.) gibi amaçları olan akademisyenlerin bu türden soruları “hakem sormadıkça” akıllarına bile getirmediklerini, dolayısıyla bu türden sorularla pek ilgilenmediklerini söyleyebiliriz. Aslında bu yazımda ben de ne o türden akademisyenlerle ne de bu gibi amaçlarının sebepleriyle (örn. sistem dayatması, yayın baskısı, kişilik özellikleri vb.) ilgileniyorum. Benim bu yazımda kısaca ele almaya çalıştığım, tam olarak bu tür sorularla dertlenip “varoluşsal bir boşluk hissine” kadar sürüklenebilen akademisyenler ve o akademisyenlerin psikolojik durumları.

Bilimsel çalışmalarıyla toplumsal fayda sağlayamadığını/sağlayamayacağını düşünüp kaygılanan bir akademisyenin bu kaygısının arka planında “anlam arayışı” yatıyor olabilir. Çünkü insan psikolojisinin en önemli motivasyonlarından biri, hayatta bir anlam bulma isteğidir. Hayatı mesleğiyle anlam kazanmış, mesleğiyle var olmuş ya da hayattaki anlamını mesleğiyle özdeşleştirmiş bir akademisyenin bu türden bir kaygıya düşmesi son derece muhtemeldir. Zira bilimsel üretimini “toplumsal fayda ya da somut fayda sağlamıyor” diye anlamsız bulması, hayatını da anlamsız bulmasına sebep olabilir. Bu anlamsızlık hissi, akademisyenin imposter sendromu yaşamasını da beraberinde getirebilir. Imposter sendromu, bir akademisyenin kendi akademik zümresinde (akademik üretimle ilgilenen, akademik değerlendirme yapan ve/veya değerlendirme kurallarını belirleyen akademisyen topluluğu) başarılı sayılsa bile “gerçek dünyada işe yarar” olmadığını düşünerek kendini bir sahtekârmış gibi hissetmesi olarak ifade edilebilir.

Akademisyenin imposter sendromu yaşayıp aslında başarılı olmadığını düşünerek kendini bir sahtekârmış gibi hissetmesi, farklı unsurlarca daha da körüklenebilir. Örneğin akademisyenin toplumdan aldığı eleştiriler, imposter sendromunun sebep olduğu “sahtekârlık” ya da “yetersizlik düşüncesinden doğan anlamsızlık” hissini şiddetlendirebilir. Toplum, akademisyenin gerçek hayattan kopuk, soyutlanmış ve entelektüel bir dünyada yaşadığını düşünüp “Fildişi kulelerde yaşıyorsunuz,” diyerek akademisyeni eleştirebilir (hatta edebiyatta da bu durum, kendini toplumdan soyutlayıp kendi estetik dünyalarında mutlu olan ve sadece sanat için sanat yapan yazarları ifade etmek için “fildişi kule edebiyatı” olarak ifade edilir). Toplumdan gelen “fildişi kule” eleştirisi, akademisyenin bilimsel üretimiyle örmüş olduğu “ayrıcalıklı bilgi duvarının” bir sonucudur. Zira akademisyenin bilimsel üretimi (makaleleri, projeleri, tezleri, kitapları vb.), akademik zümrenin değerlendirmesine tabiidir. Dolayısıyla bilimsel üretim dili son derece soyut, teknik, jargon dolu ve teoriktir. Tüm bunlar, bilimsel üretimin başarılı olarak değerlendirilebilmesi için akademik zümre tarafından şart koşulur. Öte yandan atıf sayısı, saygın dergilerde yayın yapmak vb. diğer koşulların da akademik zümre tarafından dayatılması, akademisyenin (belki) istemeden de olsa toplumla arasına ördüğü ayrıcalıklı bilgi duvarının üzerine sıva olur ve bu duvarı sağlamlaştırır. Bu sebeple akademisyen, bilimsel üretimini aslında toplum için değil, akademik zümre için yapmış olur. Böylece akademik zümre, onun için bir fildişi kuleye dönüşür.



Fildişi kuleye hapsolmuş hisseden veya fildişi kulesinde mutlu olan bir akademisyenin bilimsel üretim dili sadece soyut, teknik ve jargon dolu değil, aynı zamanda ve çoğunlukla edilgendir. Akademisyen çoğu zaman akademik zümre tarafından kendi bilimsel üretimi içinde kendinden “üçüncü şahıs olarak bahsetmek” mecburiyetinde bırakılır. Bu durum (metnin anlaşılırlığını düşürmesi bakımından) akademisyenin sadece toplumla arasına duvar örerek toplumdan uzaklaşmasına değil, kendine de yabancılaşmasına yol açabilir. Kendinden yabancılaşma hissi akademisyenin, çalışmasının toplumsal faydaya dönüşmemesini içsel sebeplere bağlayarak kendini suçlamasına yol açabilir. Akademisyenin “yeterince iyi bir konu seçemedim,” “yeterli bir araştırmacı değilim” gibi içsel atıfları, kendinden yabancılaşma hissiyle birleşerek önemli motivasyon kayıplarına ve imposter sendromuna yol açabilir.

Medyanın (örn. sosyal medya ve ana akım medya) gerçeklikten ya da halktan kopuk açıklamalar yapan ve fildişi kulesinde mutlu mesut yaşayan bir akademisyen üzerinden yola çıkıp tüm akademisyenlere yönelik aşırı genelleme yapması ya da buna vesile olması da kendini yetersiz hisseden bir akademisyenin imposter sendromunu tetikleyebilir. Öte yandan bir akademisyen, medyada kendi alanında daha popüler olan, araştırmalarıyla doğrudan bir politikaya yön verebilen diğer akademisyenlerle veya özel sektörde daha görünür veya pratik işler yapan profesyoneller ve girişimcilerle  kendini karşılaştırması (sosyal karşılaştırma) sonucunda da bir yetersizlik hissine kapılıp yine imposter sendromu yaşayabilir.

Yukarıda yazdıklarım, bir sosyal bilimci olarak bir süredir üzerinde düşündüğüm ve kendimce tartıştığım “içsel konuşmalarımın” yazıya geçmiş hâlidir. Alan editörlüğünü yaptığım bir makale çalışmasına gelen hakem yorumunu okurken bu düşüncelerim tetiklendi ve yazıya dönüştü. Hakem, “Bulgularınızın pratik faydasını ifade etmemişsiniz. Çalışmanızın pratik faydasını tartışmanız gerekiyor,” diye belirtmişti değerlendirme raporunda. Yazıma sorularla başlamıştım, sorularla bitirmek isterim:

Aslında bilimsel çalışmalara toplumsal faydayı tartışma bölümü eklemek de akademik zümre tarafından dayatılan bir “formattan” ibaret değil mi? Yani hakem ya da yazar “gerçekten” de toplumsal faydayı gözeterek mi o çalışmayı yapıyor/değerlendiriyor?

Akademisyeni hem toplumla arasına ayrıcalıklı bilgi duvarı örmeye zorlayıp hem de ondan toplumsal fayda sağlamasını beklemek de bir çelişki değil mi?

Her bilim dalının kendine özgü özellikleri olduğunu düşündüğümüzde “pozitivist bilimlerin formatını sosyal bilimlere kopyalayıp” sosyal bilimciden kısa süreli ve somut toplumsal fayda sağlamasını beklemek ne kadar doğru? (bu sorum hem topluma hem de akademik zümreye)

Son olarak fildişi kulelerinde mutlu olan veya toplumsal fayda/somut fayda sağlayamadığını düşündüğü için imposter sendromu yaşayan meslektaşlarıma sorularım:

Bilimsel üretimi toplum için mi yoksa bilim (akademik zümre) için mi yapıyorsunuz? Yoksa sadece kendiniz için mi?

Fildişi kulesine hapsolmuş hissedip imposter sendromu yaşayanlardan mısınız yoksa fildişi kulesinde mutlu olanlardan mı?

Yorum ve görüşlerinizi bekliyorum=)

Akademik Meseleler: Bir Hakem Değerlendirme Sürecinin Psikolojik Çözümlemesi

 Beş yıldır yurt içi akademik bir dergide alan editörlüğü yapıyorum. Alan editörü olarak belki de en zorlandığım konulardan biri, değerlendirme aşamasına gelmiş bir makale çalışmasına uygun bir hakem bulmak. Ondan da zoru, bu çalışmaya uygun ikinci bir hakemi bulmak. Zira makale çalışmalarını genelde minimum iki hakemin değerlendirmesi gerekir (bu durum dergiye ya da makale sürecine göre değişebilir, bu sayı bazen üçe de çıkabilir).  Öte yandan hakemlik görevi Türkiye’deki çoğu bilimsel dergide “herhangi bir ücret karşılığı yapılmayan” yani “tamamıyla gönüllülük” esasıyla yapılan akademik bir faaliyettir. İşte bu noktada “gönüllü hakemler” bulmak, çoğu alan editörünün en çok zorlandığı görevlerin başında gelir.

Geçenlerde üzerine atadığım “12. hakemden” de “değerlendirme yapamayacağım” bildirimi aldığım makale çalışmasının yazarından, çalışmasının değerlendirme süreci hakkında bilgi almak istediğini belirttiği bir mesaj aldım. Yazar, dördüncü kez bilgi almak istiyordu, ben de dördüncü kez değerlendirme süreci hakkında gayet şeffaf bir şekilde kendisine bilgi verdim. Söz konusu çalışma yaklaşık dokuz aydır değerlendirilmeyi bekliyordu. Fakat ne yazık ki çalışmayı değerlendirmek üzere atanan 12 hakemden sadece biri değerlendirme yapmayı kabul etmiş ve değerlendirmesini tamamlamıştı. Dolayısıyla bir hakeme daha ihtiyaç vardı. Genelde bana gelen çalışmalara atadığım hakemler değerlendirme yapmayı kısa sürede kabul eder, çalışmaların süreci bu sebeple çok da uzamazdı. Bu yüzden arka arkaya bu kadar sayıda hakemin değerlendirme yapmayı kabul etmemesi benim de canımı sıkmıştı. Bu yüzden hem yazarı daha fazla bekletmemek hem de bu bir türlü bitmek bilmeyen süreci bir an önce sonlandırmak için normal şartlarda pek tercih etmesem de son çare olarak, tanıdığım bir hocaya hakemlik yapıp yapamayacağını sordum. Hoca neyse ki hakemlik yapmayı kabul etti de rahat bir nefes aldım.

Akademik alanımla ilgili akademisyenler ve araştırmacılardan oluşan yaklaşık 500 kişilik bir WhatsApp grubunda bir hocanın bu konuya benzer bir serzenişiyle karşılaşınca bu blog yazısını yazmak istedim. Hoca 2025 Mayıs ayında gönderdiği bir makale çalışmasının, “hakem olarak atanan hocaların hakemlik yapmayı reddetmesi dolayısıyla çalışmayı değerlendirecek uygun hakem bulunamaması sebebiyle” kendisine iade edilmesinden duyduğu şaşkınlıktan bahsediyordu. Akademik bir derginin hakem bulamamasının olağan olup olmamasını sorguluyordu. Tam da yukarıda bahsettiğim değerlendirme sürecine çok benzer bir örnek olduğu için artık bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm.

Öncelikle bu örnekte, derginin “uygun hakem bulunamaması sebebiyle” çalışmayı iade etmesi tartışılabilir. Zira bu durum derginin imajını ve itibarını zedeleyebilir. Ben de tam bu sebepten yukarıda bahsettiğim çalışmayı yazara iade etmedim (aklımdan geçmedi değil tabii=)). Aslında yazarın da böyle bir talebi olmadı. Bir ara, “Bu yazarın yerinde olsaydım çalışmayı geri çeker miydim?” diye düşünmedim değil. Ya da “Çalışmayı neden geri çekmiyor ki?” diye de düşünmüş olabilirim=) Tam da bu noktada aklıma “batık maliyet etkisi” geldi. Batık maliyet etkisi kısaca para, emek ve/veya zaman harcadığımız bir işe devam etme eğilimimizin yüksek olduğunu belirten psikolojik bir ön yargı. Yazar akademik çalışması için harcadığı entelektüel emeğinin yanında tıpkı dokuz aydır içinde bebeğini büyüten bir annenin harcadığı zaman gibi dokuz aydır çalışmasının değerlendirilmesini bekliyordu. Yani kayda değer bir zaman harcamıştı. Tüm bunlar, onun maliyetiydi. Bu maliyeti batırmak istemezdi. Neden istesindi ki? Demek ki yazar batık maliyet etkisi altındaydı. “Herkesin batık maliyeti kendine…” diyerek bu durumu çok fazla irdelememeye karar verdim. Çünkü burada asıl sorun yazarda değil, hakemdeydi. Ya da uygun hakem bulunamamasındaydı. O zaman gelelim hakemlere…



Beş yıllık alan editörlüğü deneyimim sonucunda hakem olarak atadığım hocalardan aldığım ya da alamadığım geri dönüşler neticesinde potansiyel hakemleri şu gruplara ayırdım (burada “potansiyel hakem” ifadesini kullanmamın sebebi tahmin edebileceğiniz üzere bu hocaların hakem olarak atanmalarına rağmen çeşitli gerekçelerle hakemlik yapmayı reddetmeleri veya gerekçesiz bir şekilde hakemlik yapmamalarıdır):

Çok yoğunumcular ya da zamanım yokçular: Bu gruptakiler sanırım dünyayı kurtarmakla meşguller çünkü genellikle sanki kendi yoğunlukları (akademik çalışmaları) da hakemlik sürecine girmeyecekmişçesine “çok yoğun olduğum için…”, “akademik yoğunluğumdan dolayı…”, “yoğun iş yüküm sebebiyle….” gibi gerekçelerde hakemlik yapmayı reddederler. Öte yandan bu gruba dâhil olan mikro bir grup vardır ki bu gruptaki hocaları gerçekten çok severim. Bu hocalar da yoğun olduklarını belirtirler ancak “belli bir tarihten sonra değerlendirme yapabileceğini” ifade ederek alan editörlerinin gönlünde taht kurarlar. Fakat ne yazık ki bu hocalar nadirdir, bir elin parmaklarını geçmeyecek denli az sayıdadır.

Yurt dışındayımcılar: Bu gruptakiler “yurt dışında olduğumdan değerlendirme yapamayacağım” gibi gülünç bir sebeple değerlendirme yapmayı reddederler. “Acaba yurt dışında internet yok mu?”, “Ee, o zaman bu bildirimi nasıl gönderdi ki?”, “Yurt dışında hakemlik yapmak yasak mı?” gibi türlü türlü soruları sordururlar. Madem yurt dışındasın, “o zaman so what?” demek gelir insanın içinden, ama sadece içinden tabii, yani iç ses olarak=)

İlgi alanım değilciler ya da uzmanlık alanım değilciler: Bu gruptakiler genellikle “çalışma konusu ilgi alanım değil”, “bu konuda bilgim yok” gibi gerekçelerle değerlendirme yapmayı reddederler. Burada okuyucunun aklına doğal olarak şu soru gelebilir: “Ee, alan editörü olarak ilgili çalışma konusuna hâkim ya da konuya ilişkin deneyimi olan (aynı ya da benzer konuda çalışma yapmış) hocalara göndermiyor musun çalışmaları?” Evet, tam olarak öyle hocalara gönderiyorum tabii ki. Zaten bu gruptaki sorun da tam olarak bu. İlgili hocanın aynı ya da çok benzer bir konuda çalışması olmasına rağmen “bu konu çalışma alanım değil” ya da “bu konu ilgi/bilgi alanım değil” diyerek değerlendirme yapmayı reddetmesi! “Ee, o zaman o çalışmayı kim yaptı?” ya da “O çalışmada ismin neden yazıyor?” diye sormazlar mı? Sorarlar tabii. Ben de soruyorum: O çalışmayı sen yapmadın mı? Hayaletin mi yaptı?

Hayalet demişken gelelim en sorunlu gruba. O da;

Hayaletler (ya da sosyal medya diliyle tabiri caizse “ghostingciler”): Bu grup alan editörü olarak en sevmediğim gruptur. Bunun iki sebebi var: Birincisi, bu gruptakilerin “herhangi bir geri dönüş/bildirim yapmamaları”. Neden bildirim yapmadıklarını sorgulamıyorum zira bunun türlü sebepleri olabilir. Hakem olarak atanan hocaların değerlendirme yapmayı kabul ya da reddettiğini bildirmeleri için yaklaşık 10 günlük bir süreleri bulunduğu düşünüldüğünde, “10 gündür mailine bakmamıştır”, “mail gözden kaçmıştır” ya da en kötüsü “görmüştür ama görmezlikten gelmiştir yani ‘ghostlamıştır’ (ghostlamak, mesajı ya da yapılan iletişimi görmezden gelme anlamına gelen bir sosyal medya terimidir)” gibi çeşitli sebepler sıralanabilir (ilgili hocanın aktif görev yaptığı kurum mail adreslerini kullandığımı belirtmeliyim). Burada önemli olan bu durumun sonucu. Sonuç ise kocaman bir “belirsizlik”. İşte bu belirsizlik, bu grubu sevmememin ikinci sebebini oluşturuyor. Çünkü 10 günlük belirsizlik bende “ya son gün kabul ederse” veya “ya bildirim yaparsa” şeklinde bir beklentiye girmeme sebep oluyor. Yani “kumarbazın yanılgısına” düşüyorum ister istemez bu ghostingciler sebebiyle. Kumar oyunlarında kumar oyuncularının sıklıkla kapıldıkları bir ön yargı olması sebebiyle kumarbazın yanılgısı olarak bilinen bu psikolojik ön yargı (Monte Carlo yanılgısı olarak da bilinir) kısaca, eşit olasılığa sahip olaylardan birisi beklenenden sık ortaya çıktı diye bundan sonra ortaya çıkma olasılığının azaldığını varsaymaktır. Bu grubun hacminin geniş olduğunu düşünürsek, “bu hoca da ghostingci çıkmaz yahu”, “daha birkaç gün daha var, belki kabul eder ya da bildirim yapar bee” şeklindeki düşüncelerle zaman kaybetmek, işte hep bu ghostingciler yüzünden! Bu yüzden sevmiyorum bu grubu!

Hatırlarsanız yazının başlarında 12 hakemlik bir süreci olan bir çalışmadan bahsetmiştim. İşte süreçteki hakem hacminin bu denli geniş olmasının sebebi olan potansiyel hakemler de bu yazıda tanımladığım üç gruba ayrılıyor. Fakat en yoğun grup ne yazık ki “ghostingciler” grubu. Sayın hocalarım, tabii ki değerlendirme yapmak zorunda değilsiniz fakat sebebi ne olursa olsun değerlendirme yapamayacağınızı belirtmeniz gerçekten çok önemli. Böylece hem alan editörleri kumarbazın yanılgısına düşmezler hem de çalışmaların süreci gereksiz yere uzamamış olur.  Bu arada çalışmaya 13. hakem olarak “tanıdığım” bir hocayı atamak zorunda kaldığımı da belirtmiştim. Dolayısıyla bu değerlendirme sürecinde sadece kumarbazın yanılgısını değil, bir diğer psikolojik ön yargı olan “bulunabilirlik yanlılığı” da yaşadığımı belirtmeliyim. Kısaca, “akla ilk gelen düşünceyle hareket etme yanılgısı” olarak ifade edebileceğimiz bu ön yargıyı alan editörü davranışı açısından ele alırsak alan editörlerinin zorda kaldığı zaman ya da süreci hızlandırmak veya çabuk bitirmek için çalışma konusuyla ilgili akıllarına ilk gelen tanıdıkları bir hocayı hakem olarak atama eğiliminde olabildiklerini söyleyebiliriz. Bu durumun hem olumlu hem de olumsuz yönü olabilir. Olumlu yönü, gerçekten de sürecin uzamaması. Olumsuz yönü ise iki kısımda incelenebilir. Birincisi, belki de bir yerlerde ilgili çalışmayı daha nitelikli ve istekli bir şekilde değerlendirebilecek bir hoca olabilmesine rağmen o hocanın gözden kaçabilmesi. İkincisi ise “bulunabilirlik yanlılığı ağına” düşmüş hakem hocaya sürekli olarak değerlendirmesi için çalışma gönderilmesi. Burada “ağa düşmek” ifadesini özellikle kullandım çünkü bu muhterem hocalar da Ben Franklin etkisine kapılmış olabilirler. Ben Franklin etkisi, birinin iyilik isteğini geri çevirmeyen birinin o kişiden gelen diğer iyilik isteklerine de olumlu cevap verme eğilimi olarak ifade edilebilir (bu etkiye neden Ben Franklin etkisi dendiğini burada yazmayacağım zira yazı bir hayli uzadı, bunu araştırmayı size bırakıyorum=)). Kişi, iyilik yaptığı birinin bir sonraki iyilik isteğine olumsuz cevap verirse bilişsel uyumsuzluk yaşayacağından bu uyumsuzluğu hissetmemek için iyilik isteklerini hiçbir zaman geri çevirmeyebilir. Dolayısıyla bu bir tür iyilik ağına düşmek gibi bir şeye dönüşür. Tıpkı “bulunabilirlik yanlılığı ağına” düşmüş hakem hocaların yaşayabileceği psikolojik durum gibi. Öte yandan süreci epey uzamış ve bir türlü sonlanmamış çalışmalar hem yazarların baskısı hem baş editörlerin uyarıları ya da sadece alan editörünün kendi içinde bulunduğu Zeigarnik etkisi sebebiyle zihni sinir eden bir duruma dönüşebilir. Yarım kalmış işlerin zihni daha çok meşgul etmesi sebebiyle tamamlanmış işlerden daha çok akılda kaldığını ifade eden psikolojik bir etki olan Zeigarnik etkisi altındaki bir alan editörü, süreci lastik gibi uzayan çalışmaları bir an önce sonlandırıp huzura kavuşabilmek ister. İşte bunun için “çok yoğunumcular”, “ilgi alanım değilciler” veya daha çok “ghostingciler” ile mücadele eder. Bu mücadeleden galip çıkabilmek için de kimi zaman “bulunabilirlik yanılgısı ağındaki” iyilik melekleri hocalara başvurabilir.

Bir hakem değerlendirme sürecinin bana düşündürdükleriydi bu yazdıklarım. Yazarların batık maliyet etkisine, hakemlerin bulunabilirlik yanılgısı ağına, alan editörlerinin de kumarbazın yanılgısına kapılmadıkları “kılçıksız” değerlendirme süreçleri dileğimle!=)

17 Ocak 2025 Cuma

Mor Nazar Boncuğunun Bana Çağrıştırdıkları

Geçtiğimiz günlerde yeni bir dükkân açan yakın arkadaşıma hediye olarak mor bir nazar boncuğu getirdim. Arkadaşımın mor nazar boncuğuna verdiği tepki bu yazımın çıkış noktası oldu. Zira arkadaşım, mor nazar boncuğunun mavi nazar boncuğu kadar “koruyucu” ya da “nazar kovucu” olmayacağına inandığından nazar boncuğunun mavi olması gerektiğini vurgulamıştı.

Arkadaşımın istediği şöyle bir şeydi=)

Öncelikle nazar boncuğu inancının nereden geldiğini öğrenmemiz gerekiyor. Günümüzde çoğu insan nazar boncuğu gibi artifaktların uğur getirdiğine ve/veya uğursuzluğu defettiğine sorgusuz sualsiz inanarak bu sembolleri kullanıyor. Şimdiye kadar atalarımız bu sembolleri bu amaçla kullanagelmiş, demek ki var bir bildikleri düşüncesiyle hazıra konmak epey yaygın.  Oysaki biraz merak edip “neden göz şekli?”, “neden mavi?” vb. sorular sorarak kısa bir araştırma yapıp nazar boncuğu gibi “uğursuzluk kovucu” artifaktlara yönelik inancınızı mantıksal bir zemine oturtabilirsiniz.

Nazar boncuğunun uğursuzluk kovma özelliği aslında tamamen benzerlik yasasıyla ilgili. “Benzer benzeri çeker,” ifadesiyle basitçe açıklayabileceğimiz benzerlik yasası nazar boncuğu gibi artifaktların uğursuzluk kovucu olarak kullanılmasını beraberinde getirmiş. Nasıl mı? Bunu daha basit bir şekilde açıklamak için nazar boncuğu ifadesinin İngilizce karşılığından yararlanalım. Malumunuz, nazar boncuğu İngilizcede “evil eye” olarak ifade edilir. “Evil eye” ifadesini Türkçeye motamot  çevirdiğimizde şeytan gözü gibi bir karşılık elde etmiş oluruz. Dolayısıyla nazar boncuğundaki göz aslında şeytanın gözünün ta kendisi. Ne yani, uğursuzluğu defetmek için uğursuzluğun ta kendisini mi kullanıyoruz şimdi? dediğinizi duyar gibiyim. Evet, tam olarak öyle yapıyoruz. Çünkü benzerlik yasası etkisi altındaki insan zihni kötüyü gören kötünün, kendisine benzeyen bir şeye zarar vermeyeceğine inanmış. Yani evil eye’ı (nazar boncuğunu) gören bir evil’ın (şeytanın) kendine “benzeyen” bir şeyin bulunduğu yere/şeye (örn. nazar boncuğunun bulunduğu bir ev, araba, insan vb.) zarar vermeyeceği düşüncesi nazar boncuğu inancını beraberinde getirmiş. Hatta aynı inanış kilise ve katedralleri kötülüklerden ve uğursuzluklardan korumak için demonik heykellerin kullanılma sebebinde de mevcut. Zira tüm bu uygulamalar “şeytana benzer heykeller koyalım ki şeytan bu heykelleri gördüğünde onları kendine benzetecek, şeytan kendi kendine de zarar veremeyeceğinden bize uğursuzluk getiremeyecek” düşüncesinden başka bir şey değil.

Notre Dame katedralini koruyan demonik heykeller

Gelelim mavi rengine. Mavi, göğün rengi olduğundan insanlar mavi rengi göklerdeki tanrılarla ilişkilendirip maviye kutsallık atfetmiştir. Ve yine benzerlik yasası etkisi altındaki insan zihni, tanrıyla ilişkilendirip kutsallık atfederek yücelttiği mavinin sadece bir tanrıya ait olabileceğini, aciz insanların ise bu rengi kullanmaya muktedir olmadığını düşünmüştür. Dolayısıyla bu yüce tanrısal rengi kullanmaya cesaret eden aciz bir insanın tanrının gazabına uğrayacağından korkulmuştur.

Mora gelecek olursak (zira arkadaşıma mor bir nazar boncuğu hediye ettiğimi hatırlayınız), mor rengin doğada az bulunan bir renk olması sebebiyle kutsal ya da şeytani herhangi bir şeyle ilişkilendirilmesi pek mümkün olmamıştır. Öte yandan doğada nadir görülen bir renk olması, morun eşsizlik, biriciklik, ve zamanla asalet, ulaşılmazlık vb. anlamlarla ilişkilendirilmesini beraberinde getirmiştir.

Tüm bu açıklamalarımdan sonra tanrıların gazabına uğramak istemeyen ve “eşi benzeri olmayan” başarılı bir esnaf olmak isteyen arkadaşım ona hediye ettiğim mor nazar boncuğunu büyük bir mutlulukla benimseyip dükkânının en güzel köşesine astı=)

Buraya kadar okuduysanız benden size bir bonus:

Aynı arkadaşım dükkânının açılışını ayın 13. gününe denk getirmemeye özen göstermişti. Zira malumunuz, 13’ün uğursuz bir sayı olduğu yönünde yaygın bir inanış hâkim. Peki neden 13 sayısı uğursuz? Bu inanışın kökeniyle ilgili literatürde aydınlatıcı bir bilgi ne yazık ki yok. Öte yandan geçenlerde izlediğim bir videoda içerik üreticisi olan bir arkeolog, bununla ilgili bence mantıksal zemine oturtabileceğimiz güzel bir açıklama yaptı. Ona göre insan zihni 2, 4 ve 6’ya kolaylıkla bölebileceği 12’yi kolaylıkla benimserken 13’ü hiçbir şeye bölemediğinden onu dışlıyor. Örneğin 12 gezegen, 12 ay, 12’nin katı olan 24 saat vb. kalıplar insanlar için çok tanıdık. Hatta insanlar bir şeyleri saymak için hesap yaparken bile başparmağını elinin diğer parmaklarındaki boğumlar üzerinde gezdirerek 12’ye ulaşıyor. Oysaki 13, bu kalıpların hiçbirine uymuyor. İnsan zihni hiçbir şeye uyduramadığı 13’ü dışladığından ona uğursuzluk atfetmiş olabilir. Bu açıklamalar bana makul geldi. Ve bende tabii yine bazı çağrışımlar yaptı. Ne mi? Ayrıksı, dışlanmış 13’ten yola çıkıp bir pazarlama akademisyeni olarak ayrıksı ürünlere vardım=) Böylece Diderot etkisini yine hatırladım. Diderot’un diğer eskimiş eşyaları içinde ayrıksı olan yepyeni, gıcır gıcır kıpkırmızı ropdöşambırı ile yaşadığı macera, onu bir yerlere sığdıramayışı, çalışma odasını bu ayrıksı ürüne sığdırmak (benzetmek, uyumlaştırmak) için yaptığı onca gereksiz harcama ve böylece içine düştüğü tüketim sarmalı… Bununla ilgili yazımı okumak için tıklayabilirsiniz=) Bu arada arkadaşım da Diderot etkisi altına girip ona hediye ettiğim mor nazar boncuğuna uyacak mor dekoratif mumlar alıp dükkânında güzel bir mor köşe hazırladı=)

Buraya kadar okuduysanız bir bonus daha:

Benzerlik yasası, sayılara atfedilen uğursuzluğu açıklamak için de kullanılabilir. Örneğin Uzak Doğu’da korkulan, uğursuzluk atfedilen sayı 13 değil 4’tür. Zira dört (shi) ve ölüm (shinu) kelime olarak aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla benzerlik yasası etkisi altındaki Uzak Doğulular 4 rakamını ölümle ilişkilendirmekten geri durmaz, hayatlarında 4’ten mümkün olduğunca uzak dururlar. Hatta bu fobi literatüre tetrafobi olarak geçmiştir. Bununla ilgili yazımı okumak isterseniz şurayı tıklayınız=)

Mor nazar boncuğundan yola çıkıp tetrafobiye kadar yolculuk ettiğimize göre bugünkü çağrışımlar yolculuğumuzu burada sonlandırabiliriz=)

8 Ocak 2025 Çarşamba

Boş Sınav Kâğıtlarından Uydurma Dillere Çağrışımsal Bir Yolculuk

 Yine bir çağrışımlar dünyası içine daldım ve ortaya böyle bir yazı çıktı. Nasıl mı? Sınav kâğıtlarını okurken kimi zaman boş bir sınav kâğıdına (ne yazık ki=/) kimi zaman da yazılanı anlayabilmek için epey çaba sarf ettiğim çok değişik (yani Woynich el yazmasına pabucunu ters giydirir derecede=)) yazı stillerinden oluşmuş metinlere denk geldim. Bu metinlerin bazılarının içeriği ise soruyla uzaktan yakından alakası olmayan “uydurulmuş” cevaplardan ibaretti. Dolayısıyla bomboştu. Boş sınav kâğıtları beni üstat Tolkien’e götürdü. Zira sınav kâğıtlarını okuduğu sırada boş bir kâğıda denk gelen Tolkien bu kâğıdın üstüne, “Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı,” cümlesini yazarak dünyadaki en güzel fantastik evrenin yaratılmasında ilk adımı atmıştı. Tolkien sadece dünyanın en güzel fantastik evrenini yaratmakla kalmamış, bu evrenin mitolojisini, tarihini hatta dillerini de yaratmıştı. Öte yandan kendi evrenime dönecek olursam, az önce bahsettiğim epey değişik yazı stillerinden (bitişik, eğik, bir hâyli kargacık burgacık) ve “uyduruk” içeriklerden oluşan metinleri gördüğümde acaba bu farklı bir dil olabilir mi? diye düşünmeden edemediğimi söylersem hiç de abartmış sayılmam. Dolayısıyla çağrışımlarımdan yola çıkarak vardığım nokta, yeni yılın ilk yazısı olan bu yazımın konusu oldu: Uydurma diller!

Uydurma diller denildiği zaman çoğu kişinin aklına Yüzüklerin Efendisi evrenindeki Elfçe, Taht Oyunları evrenindeki Dothraki, Uzay Yolu evrenindeki Klingon, Cthulhu evrenindeki Cthuvian ya da Harry Potter evrenindeki yılandili (parseltongue) gibi diller gelebilir. Hatta bu kurgusal dilleri öğrenmek için epey çaba harcayanlar ve bu dilleri öğrenmek isteyen kişilerce oluşturulmuş enstitüler bile var. Benim favorim her zaman Tolkien ve Lovecraft olduğundan onlar tarafından yaratılmış Elfçe ve Cthuvian dilini öğrenmek için lise yıllarımda epey çaba harcadığımı söyleyebilirim=) Tabii sonrasında kendi evrenimin zorunlulukları geldi çattı ve bu evrenin lingua francası olan İngilizce aynı zamanda bu evrende Sauron’un Gözü’ne dönüştü (bir not: aslında Tolkien gibi ben de alegoriden pek hoşlanmam ama İngilizcenin tüm dünyayı ele geçirmesi bende nedense Sauron’un Gözü’nü çağrıştırıyor=) (bir not daha: Yüzüklerin Efendisi film serisinde gösterilen Sauron’un Gözü tamamıyla Peter Jackson’un yorumlaması, onun hayal ürünüdür. Bu alegori Yüzüklerin Efendisi kitaplarında geçmez. Zaten Tolkien alegoriden hoşlanmadığını Yüzüklerin Efendisi’nin 1966 tarihli yeniden basımı için kaleme aldığı ön sözde belirtiyor, neyse tüm bunlar başka bir yazının konusu…)

Uydurma diller sadece fantastik evrenlerdeki kurgusal dillerden ibaret değil. Kimi zaman konuşulanı bir başkasından gizlemek hatta sadece eğlenmek amacıyla oluşturulmuş belirli kurallardan doğan uydurma diller de mevcut. Örneğin Domuz Latincesi (Pig Latin) bunlardan biri. Domuz Latincesinin örnekleri taa 1600’lü yılların İngilizcesine dayanıyor. İngilizce bir kelimenin ilk ünsüz harfini ya da ünsüz harf grubunu kelimenin sonuna taşıdıktan sonra oluşan kelimeye genellikle “-ay” eki ekleyip yeni bir kelime türeterek Domuz Latincesine katkıda bulunabilirsiniz. Kelime ünlü harf ile başladığında ise yapmanız gereken kelimenin sonuna “-yay” eki eklemek. Örneğin Domuz Latincesinin İngilizce karşılığı olan Pig Latin ifadesini Domuz Latincesine çevirmek istediğimiz zaman İgpay Atinlay gibi bir ifade elde etmiş oluruz. Zaten Pig Latin tam da bu sebepten İgpay Atinlay olarak da bilinir. Peki, bu uydurma dile neden Domuz Latincesi denmiş? O dönemlerde zeki görünmek için cümle içine bolca Latince kelime sıkıştıran kişilerle alay etmek için Latincenin bir parodisi olarak bu dil türetilmiş. Demek ki insanoğlu hiç değişmiyor. Günümüzde de zeki, bilgili ya da kültürlü görünmek için cümle içine bolca yabancı sözcük (Latince, İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça vb.) sıkıştırarak güzel Türkçemizin zengin sözcük hazinesinden yararlanmayıp Türkçeyi katleden kişiler azımsanmayacak sayıda=/ O zaman Domuz Laticesini kullanarak onlara Sherlock izleyenlerin de hatırlayabileceği şu sözlerle seslenmek istiyorum:

Ou’reyay ustjay owingshay offyay!

Kendi evrenimizde Domuz Latincesi veya İgpay Atinlay gibi eğlence amaçlı olmayıp ciddi amaçlarla oluşturulan diller de var. Kelime olarak “umut eden” anlamına gelen Esperanto, bunlardan en ünlüsü. Bir göz doktoru olan Zamenhof tarafından 1887 yılında oluşturulan Esperanto, büyük ölçüde Avrupa dillerine dayanıyor. Zamenhof Esperantoyu oluşturarak öğrenmesi kolay evrensel bir dil yaratıp dünyada barışı ve kültürel birliği sağlamaya çalışmıştı. Esperanto her ne kadar amaçlanan bir noktada olmasa da günümüzde iki milyon aktif kullanıcı sayısına sahip uydurma bir dil olma özelliğinde.

Teknolojik ve kültürel değişimler sonucunda yeni kavramlar ortaya çıktığında dilde bu kavramları karşılayacak mevcut bir sözcük yoksa yeni kelimeler türetme ihtiyacı doğar. İşte bu ihtiyaçlar doğrultusunda yeni kelime türetme, neolojizm olarak ifade edilir. Dil yaşayan bir varlık olduğundan neolojizme çabucak kucak açar. Neolojizm sonucunda türetilen bazı yeni kelimeler çabucak benimsenip dilde tutunur. Bazıları ise kullanılmaya kullanılmaya yok olur. Dolayısıyla neolojizm de bir kelime türetme olduğundan aynı zamanda uydurma dil kapsamına girip bu yazının konusu altında değerlendirilebilir.

Teknolojik ve kültürel gelişmelerin bir sonucu olarak günümüzde pek çok neolojizm örnekleri görmek mümkün. Örneğin selfie, blog, blogosfer (blog dünyası), tweetosfer (X dünyası), emoji, podcast, zoom, influencer bunlardan sadece birkaçı. Çoğunluğu dijital dünyayla ilişkili olan söz konusu neolojizm örneklerini yaratıcı ve kullanışlı bir Türkçe ile Türkçeleştirerek dilimize kazandırmak bence asıl önemli olanı. Hem de İngilizce yine Sauron’un Gözüne dönüşüp dilimizi tümden ele geçirmeden…

Öte yandan farklı tasarımları sebebiyle mevcut isimlerle ifade edilemeyen bazı ürünler de neolojizmi tetikleyebiliyor. Bunun en güzel örneklerinden biri bence spork. İngilizcede kaşık anlamına gelen spoon ile çatal anlamına gelen fork kelimelerinin birleşmesinde oluşan bir neolojizm örneği olan spork, isminin hakkını verir nitelikte bir görünüme sahip.

Bir çift spork görseli

Zira dikkat edilirse yukarıdaki ürünün çatal dişli bir kaşık olduğu görülecektir. Yani hem kaşık hem de çatalın özelliklerinin tek bedende vücut bulmuş hâli=) Türkçede de spork, kaşık ve çatalın birleşmesiyle “kaşal” olarak kendine yer buldu=)

Günümüzde özellikle dijital yerliler (örn. Z kuşağı) tarafından anlık mesajlaşma dili olarak kullanılan kısaltma ifadeler de uydurma dil kapsamında ele alınabilir. Örneğin kendine iyi bak yerine “kib”, tamam yerine “tamm”, “tam”, “tmm” hatta “tm” gibi ifadeler mesajlaşma dili açısından birer uydurma dil niteliğinde. Üstelik bu kullanımlar kimi zaman konuşma diline de sirayet edebiliyor. Sauron’un Gözü (yani İngilizce) tüm dilleri kuşattığından OMG (Ohh My Gosh-Aman Allah’ım), NOYB (none of your business- seni ilgilendirmez), ASAP (as soon as possible-en kısa sürede), LMK (let me know-haber ver) vb. ifadeleri dijital dünyada çokça kullanılan uydurma dil örnekleri olarak tanımlamak mümkün. Dikkat edilirse günümüzde uydurma dil örneklerinin kapladığı alanın epey küçüldüğünü söyleyebiliriz. Örneğin;

“Tamam, bana en kısa sürede haber ver,” cümlesindeki kelimelerin harfleri kırpıla kırpıla günümüzde “OK, ASAP LMK,” cümlesine (!) dönüştürüldü.

Yukarıdaki örnekten de görüldüğü üzere ahenkli kelimeler artık kaba saba birer harf kombinasyonuna indirgendi. Kelimelerin harfleri birer birer çıkartılarak ardındaki mana yavaş yavaş yok edildi. İnsan kelimelerin harflerinden tasarruf ettikçe düşünmekten de tasarruf eder oldu. Hatta kelimeleri olması gerektiği gibi yazmaya üşenip sabrından da tasarruf etti. Böylece insanlar tahammülsüz, düşüncesiz, manasız yığınlara dönüştü. Belki de böylece başladı kalabalık yalnızlık…

Boş sınav kâğıtlarından yola çıkıp TDK’nın 2024 yılının kelimesi/kavramı olarak seçtiği “kalabalık yalnızlık” ifadesine nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum. Çağrışımlar dünyası işte tam da böyle bir şey. Çağrışımların sizi nereye sürükleyeceğini yazıya başlarken hiçbir zaman bilemezsiniz=)

14 Kasım 2024 Perşembe

HER ŞEYİN RUHU VARDIR-İLKEL ATALARIMIZDAN MODERN DÜNYAYA ANİMİZM

 Animizmle ilgili yazıma geçmeden önce okuyucuya son derece animist biri olduğumu belirtmem gerekir. Örneğin yaptığım keki fırına “uğurladıktan” sonra arkasından el sallamam (uğurladığımız şeylerin genellikle “insanlar” olduğu göz önüne alınırsa burada “fırına göndermek”, “fırına koymak” vb. diğer ifadeler varken neden uğurlamak fiilini tercih ettiğim de animistlik derecemi gösteriyor olsa gerek=)), otomobil, bisiklet vb. kullandığım araçlara isim vermem ve onlarla duygusal bağ kurmam, evim ya da evimdeki eşyaların tozunu almadığım zaman bana küstüklerini düşünmem ve yazıyı çok fazla uzatmamak için burada sıralamadığım daha pek çok örnek, cansız varlıkların bir ruhu olduğuna gönülden inanmamla ilgilidir. Hayvanlara ve ağaçlara zaten değinmiyorum bile. Zira cansız varlıkların dahi ruhu olduğunu düşünen animist birinin hayvanların ve ağaçların ruhu olmadığını düşünmesi beklenemez. Peki bu girişi neden yaptım? Okuyucuya animist biri olduğum bilgisini neden verme ihtiyacı duydum? Bunu yazının sonlarına doğru anlayacaksınız.

İlk paragrafta verdiğim kişisel örneklerden de anlaşılabileceği üzere animizm, doğadaki canlı ya da cansız her şeyin bir ruhu olduğuna yönelik inanışla ilgilidir. İlk olarak antropolog Edward Tylor tarafından 1871 yılında Primitive Culture isimli eserde tüm dinlerin temelini açıklamak için bir “din teorisi” olarak ortaya atılan animizm, dinsel inancın ilkel insanların cansız nesnelere canlılık, yani ruh atfetme yanılgısından kaynaklandığını ileri sürer. Peki ilkel insanlar cansız nesnelere neden ruh atfetmişlerdir? Bunun sebebini Tylor, dini düşüncenin insanların ruhlara ve ruhanî varlıklara inanmalarıyla başladığını öne sürerek açıklar. Ruhlara inanç ise ilkel insanın uyku ve uyanıklık hâli arasındaki ayrımı yapamaması sonucunda ortaya çıkar. Örneğin ilkel insan rüyasında bir yılanın saldırısına uğramışsa gerçekte de yılanın saldırısına uğradığını düşünür ve buna uygun sağaltma uygulamaları gerçekleştirir. Benzer şekilde, rüyasında ölmüş akrabalarıyla ya da arkadaşlarıyla karşılaşan ilkel insan gerçekte de onların ziyaret ettiğini düşünür. İlkel insanın rüyayla gerçek arasındaki farkı algılayamamasından kaynaklı tüm bu düşünceleri, ilkel insanda bedenden çıkıp dolaşan bir ruh olduğu düşüncesinin doğmasını beraberinde getirmiştir.

Ruh, ilkel insanın inancına göre gayet akışkan ve bir o kadar da hareketlidir. İnsanın ağız ve burun gibi deliklerinden kolaylıkla girip çıkabilir. Yokluğunda hastalık ve ölüm getirebilir. Ünlü antropolog James Frazer, Altın Dal isimli eserinde bu konuyla ilgili çok çarpıcı bir örnek verir. Frazer’ın örneğine göre ilkel insanlar, hasta insanların burun ve göbek deliklerine ruhları uçup gitmesin diye, giderse de takılıp geri dönsün diye balık oltası takmışlardır. Buna ek olarak uyuyan bir insanın uyandırılması da ruhun söz konusu hareketliliği sebebiyle çok tehlikeli görülmüştür. Zira uyurken ruhun bedeni terk ettiği düşünüldüğünden kişinin istemsizce uyandırılmasıyla bedeni terk etmiş olan ruhun bedene tekrar dönemeyeceğinden, böylece kişinin hastalanacağından endişe duyulmuştur. Ruhları burunlarından ve ağızlarından kaçıp gitmesin diye bazı Afrika sultanlarının yüzlerini peçeyle örtmeleri de ruhun hareketliliği ve ruhun beden deliklerinden kaçıp gidebilmesi gibi inanışların bir sonucu olarak söz konusu eserde ifade edilmiştir. Hatta ilgili eserde, günümüzde kullanılan “yüreği ağzına gelmek” deyiminin çıkış noktası da ruhun hareketliliğine olan inançla ilişkilendirilmiştir.

James Frazer'in Türkçede Altın Dal olarak bilinen muhteşem eserinin kapak görseli

Ruhun hareketliliğine olan inanç, ölen kişilerin ruhunun insanları terk etmediğine, yaşayanlar arasında dolaştığına, hatta yaşayanların bedenlerine girip çıkabildiğine yönelik inanışı beraberinde getirmiştir. Yaşayan insanların deneyimledikleri iyi ve kötü olaylar, bedenlerine giren bu ruhlara bağlanmıştır. Bu sebeple “ruhları memnun etmek için” onlara adak adamak, onlara dua etmek ve kurban kesmek gibi uygulamalar başlamıştır. Canlılar arasında dolaşan bu ruhların doğadaki ağaç, taş, kaya vb. herhangi bir şeyin içinde olabileceğine yönelik inanç, canlı veya cansız her şeyin bir ruhu olabileceği inancını doğurmuştur. Bu inanç sebebiyle ve tabii bu ruhları kızdırıp başlarına kötü bir şey gelmesin diye ilkel insanlar, doğadaki her şeye saygılı davranmış, her şeyi kutsal görmüşlerdir.

Ruhun her şeyin içinde olabileceğine, yani animizme yönelik inanışın izlerini Türk mitolojisinde de görmek mümkündür. Türk mitolojisine göre ölmüşlerin ruhları, onları hatırlayan ve anan kişiler oldukça yaşar. Ölmüşler artık hatırlanmadıklarında ve anılmadıklarında ise ruhları yavaş yavaş “çözülmeye” başlar. Çözülen ruhların parçaları eşyalara, taşlara, ağaçlara vb. her şeye sirayet edebilir. Bu sebeple Türk mitolojisine göre de canlı veya cansız her şeyin bir ruhu vardır. Bu noktada aklıma “Acaba Rowling, Harry Potter evrenini oluştururken Türk mitolojisinden mi etkilendi?” sorusu gelmedi değil. Zira Harry Potter evreninde büyücülerin “ruh parçalarını” barındıran hortcruxlar, oluşum mantığı itibarıyla çözülen ruh parçalarına bir hâyli benziyor. Öte yandan koskoca Tolkien, Yüzüklerin Efendisi evrenini yaratırken Dede Korkut hikâyelerinden (bakınız: Tepegöz) etkilendiyse Rowling’in de Türk mitolojisinden etkilenmesi pekâlâ mümkün.

İlkel insanların ruhla ilgili inanışı, ruhun hareketli olması, bu sebeple her şeyin içinde olabilmesi ve beden deliklerinden uçup gidebilmesiyle sınırlı değildir. İlkel insana göre ruh sadece bedeni aşkın bir şekilde doğadaki canlı/cansız her şeyin içinde değil, bedenden çıkan saç, ter, tırnak vb. her türlü kalıntının da içindedir. İşte bu sebepledir ki ilkel insanlar her türlü bedensel kalıntısına, bu kalıntılar kötü niyetli kişilerin eline geçmesin ve başlarına böylece kötü bir şey gelmesin diye sahip çıkmışlardır. Hatta Madagaskar’daki Betsileo etnik grubunda Ramanga diye tabir edilen kişiler, bu inanışın bir sonucu olarak kabile soylularının dökülen kan, tırnak, saç vb. bedensel kalıntılarını yemekle (!) görevlendirilmişlerdir. Zira ilkel insanlar, bedenlerinden çıkan bu tür kalıntılarında ruhlarından bir parça olduğunu düşündüklerinden bu kalıntıları ele geçiren birinin iyi veya kötü niyetinden ruhlarının, dolayısıyla kendilerinin etkilenebileceğini düşünmüşlerdir.  

İlkel insanların ruh ve/veya her şeyin bir ruhu olduğu inancını “ilkel” buluyor veya bu tür inançların “çook geçmişte” kaldığını düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. Zira günümüz “modern” insanının da bu konuda ilkel insanlardan pek aşağı kalır bir yanı yok. Örneğin konuyla ilgili okuduğum akademik bir makalede Betsileo etnik grubunun “ilkel inanışının” modern bir versiyonu hakkında bir örnek vardı. İlgili örnekte “modern” Amerikalıların AIDS hastalarına “kan vermekten” çekindikleri belirtiliyordu. Makalenin yazarları, bu çekinceyi Betsileo etnik grubundaki çekinceyle ilişkilendirerek açıklamış, modern Amerikalıların AIDS’li bir hastaya kanlarını verirlerse kendilerinin de bu hastalığa yakalanabileceğine inanmalarına bağlamışlardır. Dolayısıyla kanı, teri, saçı vb. bedensel bir kalıntısı kötü niyetli birinin eline geçerse başına kötü bir şey (hastalık vb.) geleceğine inanan ilkel atalarımızın bu inanışıyla, kanını AIDS’li bir hastaya veren modern bir Amerikalının bu sebeple kötü bir hastalığa yakalanabileceğine yönelik inanışı arasındaki benzerlik, modern insan ile ilkel insan arasında sanıldığı kadar büyük bir farkın olmadığına bir işaret olabilir. Öte yandan bu yazının başında animist biri olduğumdan bahsettiğimi ve günlük hayatımdan buna ilişkin örnekler verdiğimi hatırlayınız. Bu konuda yalnız olmadığıma eminim. Belki bu yazıyı okurken siz de animizm temelli birtakım davranışlara sahip olduğunuzu fark etmişsinizdir. Kendi çevremden örnek verecek olursam, bazı arkadaşlarımın ikinci el eşyaları ve antika eşyaları, bu eşyaların önceki sahibinin ruhunu ve enerjisini taşıdıklarını, onların enerjisiyle yüklendiklerini, bu enerjinin kendilerine iyi gelmeyeceğini düşündükleri için almaktan kaçındıklarını söyleyebilirim. Dolayısıyla eşyanın bir ruhu olduğuna ve ruhun hareketliliğine (bulaşıcılığına)  yönelik inanışları sebebiyle arkadaşlarımın da animist özellik gösterdiklerini ifade edebilirim.  

Cansız varlıklara canlılık atfetmemiz, başka bir deyişle animist doğamız belki de annelerimizin biz daha çocukken bitiremediğimiz yemekler için söyledikleri “yemezsen arkandan ağlar amaa…” sözlerinin ya da ayağımızı çarptığımız koltuk kenarlarını/masaları/sandalyeleri “azarlamalarının” bir sonucudur. Belki de ilkel atalarımızdan gelen genetik bir mirastır. Kesin olan bir şey var ki animizm, ilkel atalarımızla başlayıp onlarla bitmemiştir. “Modern” dünyada da hâlâ varlığını sürdürmektedir. Hatta geçenlerde YouTube’da denk geldiğim bir videoda içerik üreticisinin tam olarak şu uyarısına maruz kaldım:

“Lütfen dökülen saçlarınızı çöpe atmayınız. Saçınız bedeninizden kopmuş olsa da hâlâ sizinle bağlantı hâlindedir. Dolayısıyla saçınızın çöpte kirlenmesi sizi de etkileyebilir. Bu sebeple saçlarınızı toprağa gömünüz!”

İçerik üreticisinin söz konusu videosu altında bu uyarıyı ciddiye aldığını söyleyen pek çok yorum vardı… (Bir not: Ben işi daha bu noktalara kadar getirmedim, “yok yahu, bu kadar da değil, insanları bu kadar tribe sokmanın bir âlemi var mı?!…” diyenlerdenim =))

“Lütfen eskimiş kıyafetlerinizden yer bezi, toz bezi yapmayınız. Çünkü eşyalarınız sizin enerjinizi (ruhunuzu) taşır. Bu yüzden yer bezi, toz bezi yaptığınız bu bezler sıkıldıkça, kullanıldıkça, üzerine basıldıkça bu size olumsuz yönde geri döner, size kötü şans getirir…”

Yukarıdaki sözler ise YouTube’da denk geldiğim bir diğer videoda içerik üreticisi tarafından söyleniyordu. Videonun altında bu sözleri destekleyen pek çok yorum vardı. Hatta bir daha ikinci el kıyafet almayacağını, eşyalarını başkalarıyla paylaşmayacağını/ başkalarına vermeyeceğini, eskimiş eşyalarını toz bezine dönüştürmek yerine saklayacağını (!) ifade eden pek çok “modern insan” yorumu…

Bu “modern insan” yorumları, yukarıda örneğini verdiğim “modern Amerikalıların” AIDS’li hastalara kan vermekten duydukları çekince, yazının başında kendimle ilgili verdiğim örnekler ve çevremdeki bazı arkadaşlarımın ikinci el eşyalara ve antika eşyalara olan bakış açılarını düşündüğümde James Frazer’ın şu sözleri benim için daha da anlamlı bir hâle geldi:

““Bütün olup bitenlerden sonra, bizim yabanıllara olan benzerliklerimiz, onlardan ayrıldığımız taraflardan sayıca çok daha fazladır. Yüzlerce yıldır bize aktarılmakta olan bir servetin mirasçıları gibiyiz biz. Bu nedenle yabanıl çağların ve ırkların düşüncelerini gözden geçirirken onların hatalarına hakikatin peşinde koşarken yapılmış kaçınılmaz sürçmeler olarak sevecenlikle bakmak ve günün birinde bizim de gerek duyabileceğimiz hoşgörüyü göstermek akıllılık olacaktır”

Gerekli bir not= Her ne kadar animist biri olsam da ikinci el eşyalara ya da eski eşyaların dönüştürülmesine yönelik yukarıda belirttiğim YouTube yorumlarına katılmadığımı, bu yorumları doğru bulmadığımı söylemek isterim. Çünkü bana göre eskimiş bir tişörtten çok az bir şey camları pırıl pırıl yapıyor. Öte yandan YouTube’daki bu “modern insan yorumları”, ilkel insanların modern insanlardan “doğaya olan saygı” noktasında ayrıldıklarını gösterir nitelikte. Zira bir tişörtün üretilmesi için tonlarca su harcandığı göz önünde bulundurulursa kaynakların korunması, böylece doğaya olan saygı ve çevreyi korumak için ikinci el eşya kullanımı pekâlâ tercih edilebilir. Böylece doğadaki her şeyin bir ruhu olduğunu düşünerek doğaya kutsallık atfetmiş olan ilkel atalarımızın mertebesine “yükselebiliriz”. Oysaki günümüz “modern insanının” tonlarca israf yaptığını, çılgınca tükettiğini, ağaçları, ormanları, hayvanları, yani doğaya ait güzel olan ne varsa katlettiğini gördükçe doğaya kutsallık atfedip ona gözü gibi bakan “ilkel atalarından” çoook uzaklaştığını söylemek mümkün. Bu noktada kim ilkel (mecazi anlamda), kim modern? Bence koskocaman bir soru işareti???

 

Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti

Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvı...