Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvıltıları ve biraz önce açmış bahar çiçeklerinden yayılan mis kokularla dolu bir parkta oturuyorsunuz. “Tertemiz” bahar havasını içine çektin. Az önce parktaki çeşmeden akan “doğal kaynak suyunu” doldurduğun şişeyi açtın. Bu “saf” suyu yudumladın. “Ohh be, temiz hava iyi geldi. Saf su gibisi de yok. Temiz hava ve saf su insana yaşama sevinci veriyor resmen,” demene kalmadan arkadaşın şu tuhaf soruları peş peşe sıraladı:
“İçtiğin suyu kim bilir daha önce kimler kullandı?”
“Soluduğun havayı senden önce kim bilir kimler soludu?”
Bu tuhaf soruları şimdiye kadar aklına getirmemiş olmanın verdiği
şaşkınlık, keyfinin biraz olsun kaçmasının getirdiği kızgınlık ve “başkasının
soluduğu havayı ve/veya kullandığı suyu bünyene katma” ihtimalinden duyduğun
iğrenmeyle karışık duygularla arkadaşına
çıkıştın: “Kim içecek suyumu canım! Atık su mu bu?! Hem mis gibi hava işte…” Bu
güzel ana limon sıkmaya kararlı arkadaşın konuşmaya başladı:
“Aslında mantıken düşünürsek evet, senin ‘saf’ sandığın suyun saf olma
ihtimali yok denecek kadar az. Çünkü dünyadaki su bir döngüden geçer.
Buharlaşır, bulut olur, yağmur olarak yağar, nehirler, denizler ve okyanuslarla
tekrar dolaşır. Bu döngü binlerce yıl gibi çok uzun bir süre devam eder. Ve su
molekülleri zamanla tüm dünyaya karışır. Bu yüzden bugün içtiğin ve ‘saf’
sandığın suya, aslında geçmişte yaşamış insanların kullandığı su molekülleri ‘bulaşmış’
olabilir. Yani anlayacağın, Tutankhamon’un atık suyunun bir molekülü az önce
içtiğin suya bulaşmış olabilir.”
Arkadaşım antik Mısır’a olan ilgimi biliyordu. Bu yüzden son cümlesinde
antik Mısır’a gönderme yapması hem ilgimi çekmiş hem de beni memnun etmişti. Bu
memnuniyetim, biraz önceki keyif kaçıran tavrından dolayı ona duyduğum kızgınlığı
hemen söküp atmıştı. İlgi ve merakla bu “bulaşma” mevzusu üzerine olan sohbeti
devam ettirmek istedim:
“Yani bu durumda ‘hiçbir su saf değildir’ diyebilir miyiz?”
Arkadaşım kendinden emin bir tavırla devam etti:
“Aslında su saf değildir demek yerine maddenin sürekli dönüştüğünü ve ‘her
şeyin tarihsel olarak birbirine karıştığını’ söylemek daha doğru olabilir.
Sonuçta içtiğimiz su, moleküler düzeyde geçmişte yaşamış her tür canlıya karışmış
olabilir. Hatta dünya tarihinde dönüm noktalarına sebep olmuş son derece önemli
şahsiyetlere ait su moleküllerini bile içerebilir. Bunun izini sürmek mümkün
değil. İşin ilginç ve bana göre eğlenceli kısmı da zaten bu. Düşünsene, bir
yudum suda kim bilir kimlerin izleri var! Sence de çok ilginç değil mi!”
Böyle düşününce arkadaşıma hak vermeden edemedim. Hele ki son derece
spiritüel olan, her şeyin bir ruhu olduğuna ve temasın kalıcılığına inanan biri
olarak, içtiğim suda binlerce yıl önce yaşamış birinin atık suyunun molekülünün
olabileceği fikrini kabul etmem çok da zor olmadı. Aynı döngünün ve “bulaşma”
durumunun, soluduğumuz hava için de geçerli olduğunu düşünmem pek tabii çok
zamanımı almadı. Sanki yıllarca çözülememiş bir matematik problemini çözmüş
gibi heyecanla atıldım:
“Kesinlikle! Karbondioksit ve oksijenin de sürekli dolaştığını düşünürsek
bugün soluduğum ‘temiz’ havanın atomları da binlerce yıl önce bir ağacın
yaprağında veya bir hayvanın ya da insanın bedeninde bulunmuş olabilir.
Gerçekten de hepimiz birer karışımdan ibaretiz!”
Son cümlemdeki “karışım” kelimesini Carl Sagan’ın meşhur sözü olan “Hepimiz
yıldız tozuyuz,” cümlesinden esinlenerek kullanmış olabilirim. Sanırım
arkadaşım da bu esinlenmeyi sezmiş olacak ki “Carl Sagan’a selam olsun,”
diyerek karşılık verdi. Sagan'ın bu sözünün anlamını bilmeyenler için kısaca açıklayayım:
Sagan, bu sözüyle evrendeki karbon, oksijen ve demir gibi ağır elementlerin
yıldızların içinde oluştuğunu, büyük yıldızların süpernova patlamasıyla bu
elementleri uzaya saçtığını, daha sonra bu yıldız “kalıntılarının” gezegenleri,
canlıları ve insan bedenini oluşturduğunu ifade eder. Bu söz felsefi olarak ele
alındığında insanların evrenden ayrı ya da kopuk varlıklar olmadığı, doğa ve
evrenle derin bir bağlantısı olduğu, insan bedeninin milyarlarca yıl önce
yaşamış yıldızların kalıntılarından oluştuğu ve evrenle aynı maddeden yapıldığı
sonucuna ulaşabiliriz. Yani aslında aynı “karışım” hepimizin içinde var. Su,
hava ve diğer pek çok şey de sürekli karışım hâlinde. Her şey karışıyor.
Hepimiz karışıyoruz.
Yani aslında hepimiz birer karışımdan ibaretiz…