17 Ocak 2025 Cuma

Mor Nazar Boncuğunun Bana Çağrıştırdıkları

Geçtiğimiz günlerde yeni bir dükkân açan yakın arkadaşıma hediye olarak mor bir nazar boncuğu getirdim. Arkadaşımın mor nazar boncuğuna verdiği tepki bu yazımın çıkış noktası oldu. Zira arkadaşım, mor nazar boncuğunun mavi nazar boncuğu kadar “koruyucu” ya da “nazar kovucu” olmayacağına inandığından nazar boncuğunun mavi olması gerektiğini vurgulamıştı.

Arkadaşımın istediği şöyle bir şeydi=)

Öncelikle nazar boncuğu inancının nereden geldiğini öğrenmemiz gerekiyor. Günümüzde çoğu insan nazar boncuğu gibi artifaktların uğur getirdiğine ve/veya uğursuzluğu defettiğine sorgusuz sualsiz inanarak bu sembolleri kullanıyor. Şimdiye kadar atalarımız bu sembolleri bu amaçla kullanagelmiş, demek ki var bir bildikleri düşüncesiyle hazıra konmak epey yaygın.  Oysaki biraz merak edip “neden göz şekli?”, “neden mavi?” vb. sorular sorarak kısa bir araştırma yapıp nazar boncuğu gibi “uğursuzluk kovucu” artifaktlara yönelik inancınızı mantıksal bir zemine oturtabilirsiniz.

Nazar boncuğunun uğursuzluk kovma özelliği aslında tamamen benzerlik yasasıyla ilgili. “Benzer benzeri çeker,” ifadesiyle basitçe açıklayabileceğimiz benzerlik yasası nazar boncuğu gibi artifaktların uğursuzluk kovucu olarak kullanılmasını beraberinde getirmiş. Nasıl mı? Bunu daha basit bir şekilde açıklamak için nazar boncuğu ifadesinin İngilizce karşılığından yararlanalım. Malumunuz, nazar boncuğu İngilizcede “evil eye” olarak ifade edilir. “Evil eye” ifadesini Türkçeye motamot  çevirdiğimizde şeytan gözü gibi bir karşılık elde etmiş oluruz. Dolayısıyla nazar boncuğundaki göz aslında şeytanın gözünün ta kendisi. Ne yani, uğursuzluğu defetmek için uğursuzluğun ta kendisini mi kullanıyoruz şimdi? dediğinizi duyar gibiyim. Evet, tam olarak öyle yapıyoruz. Çünkü benzerlik yasası etkisi altındaki insan zihni kötüyü gören kötünün, kendisine benzeyen bir şeye zarar vermeyeceğine inanmış. Yani evil eye’ı (nazar boncuğunu) gören bir evil’ın (şeytanın) kendine “benzeyen” bir şeyin bulunduğu yere/şeye (örn. nazar boncuğunun bulunduğu bir ev, araba, insan vb.) zarar vermeyeceği düşüncesi nazar boncuğu inancını beraberinde getirmiş. Hatta aynı inanış kilise ve katedralleri kötülüklerden ve uğursuzluklardan korumak için demonik heykellerin kullanılma sebebinde de mevcut. Zira tüm bu uygulamalar “şeytana benzer heykeller koyalım ki şeytan bu heykelleri gördüğünde onları kendine benzetecek, şeytan kendi kendine de zarar veremeyeceğinden bize uğursuzluk getiremeyecek” düşüncesinden başka bir şey değil.

Notre Dame katedralini koruyan demonik heykeller

Gelelim mavi rengine. Mavi, göğün rengi olduğundan insanlar mavi rengi göklerdeki tanrılarla ilişkilendirip maviye kutsallık atfetmiştir. Ve yine benzerlik yasası etkisi altındaki insan zihni, tanrıyla ilişkilendirip kutsallık atfederek yücelttiği mavinin sadece bir tanrıya ait olabileceğini, aciz insanların ise bu rengi kullanmaya muktedir olmadığını düşünmüştür. Dolayısıyla bu yüce tanrısal rengi kullanmaya cesaret eden aciz bir insanın tanrının gazabına uğrayacağından korkulmuştur.

Mora gelecek olursak (zira arkadaşıma mor bir nazar boncuğu hediye ettiğimi hatırlayınız), mor rengin doğada az bulunan bir renk olması sebebiyle kutsal ya da şeytani herhangi bir şeyle ilişkilendirilmesi pek mümkün olmamıştır. Öte yandan doğada nadir görülen bir renk olması, morun eşsizlik, biriciklik, ve zamanla asalet, ulaşılmazlık vb. anlamlarla ilişkilendirilmesini beraberinde getirmiştir.

Tüm bu açıklamalarımdan sonra tanrıların gazabına uğramak istemeyen ve “eşi benzeri olmayan” başarılı bir esnaf olmak isteyen arkadaşım ona hediye ettiğim mor nazar boncuğunu büyük bir mutlulukla benimseyip dükkânının en güzel köşesine astı=)

Buraya kadar okuduysanız benden size bir bonus:

Aynı arkadaşım dükkânının açılışını ayın 13. gününe denk getirmemeye özen göstermişti. Zira malumunuz, 13’ün uğursuz bir sayı olduğu yönünde yaygın bir inanış hâkim. Peki neden 13 sayısı uğursuz? Bu inanışın kökeniyle ilgili literatürde aydınlatıcı bir bilgi ne yazık ki yok. Öte yandan geçenlerde izlediğim bir videoda içerik üreticisi olan bir arkeolog, bununla ilgili bence mantıksal zemine oturtabileceğimiz güzel bir açıklama yaptı. Ona göre insan zihni 2, 4 ve 6’ya kolaylıkla bölebileceği 12’yi kolaylıkla benimserken 13’ü hiçbir şeye bölemediğinden onu dışlıyor. Örneğin 12 gezegen, 12 ay, 12’nin katı olan 24 saat vb. kalıplar insanlar için çok tanıdık. Hatta insanlar bir şeyleri saymak için hesap yaparken bile başparmağını elinin diğer parmaklarındaki boğumlar üzerinde gezdirerek 12’ye ulaşıyor. Oysaki 13, bu kalıpların hiçbirine uymuyor. İnsan zihni hiçbir şeye uyduramadığı 13’ü dışladığından ona uğursuzluk atfetmiş olabilir. Bu açıklamalar bana makul geldi. Ve bende tabii yine bazı çağrışımlar yaptı. Ne mi? Ayrıksı, dışlanmış 13’ten yola çıkıp bir pazarlama akademisyeni olarak ayrıksı ürünlere vardım=) Böylece Diderot etkisini yine hatırladım. Diderot’un diğer eskimiş eşyaları içinde ayrıksı olan yepyeni, gıcır gıcır kıpkırmızı ropdöşambırı ile yaşadığı macera, onu bir yerlere sığdıramayışı, çalışma odasını bu ayrıksı ürüne sığdırmak (benzetmek, uyumlaştırmak) için yaptığı onca gereksiz harcama ve böylece içine düştüğü tüketim sarmalı… Bununla ilgili yazımı okumak için tıklayabilirsiniz=) Bu arada arkadaşım da Diderot etkisi altına girip ona hediye ettiğim mor nazar boncuğuna uyacak mor dekoratif mumlar alıp dükkânında güzel bir mor köşe hazırladı=)

Buraya kadar okuduysanız bir bonus daha:

Benzerlik yasası, sayılara atfedilen uğursuzluğu açıklamak için de kullanılabilir. Örneğin Uzak Doğu’da korkulan, uğursuzluk atfedilen sayı 13 değil 4’tür. Zira dört (shi) ve ölüm (shinu) kelime olarak aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla benzerlik yasası etkisi altındaki Uzak Doğulular 4 rakamını ölümle ilişkilendirmekten geri durmaz, hayatlarında 4’ten mümkün olduğunca uzak dururlar. Hatta bu fobi literatüre tetrafobi olarak geçmiştir. Bununla ilgili yazımı okumak isterseniz şurayı tıklayınız=)

Mor nazar boncuğundan yola çıkıp tetrafobiye kadar yolculuk ettiğimize göre bugünkü çağrışımlar yolculuğumuzu burada sonlandırabiliriz=)

8 Ocak 2025 Çarşamba

Boş Sınav Kâğıtlarından Uydurma Dillere Çağrışımsal Bir Yolculuk

 Yine bir çağrışımlar dünyası içine daldım ve ortaya böyle bir yazı çıktı. Nasıl mı? Sınav kâğıtlarını okurken kimi zaman boş bir sınav kâğıdına (ne yazık ki=/) kimi zaman da yazılanı anlayabilmek için epey çaba sarf ettiğim çok değişik (yani Woynich el yazmasına pabucunu ters giydirir derecede=)) yazı stillerinden oluşmuş metinlere denk geldim. Bu metinlerin bazılarının içeriği ise soruyla uzaktan yakından alakası olmayan “uydurulmuş” cevaplardan ibaretti. Dolayısıyla bomboştu. Boş sınav kâğıtları beni üstat Tolkien’e götürdü. Zira sınav kâğıtlarını okuduğu sırada boş bir kâğıda denk gelen Tolkien bu kâğıdın üstüne, “Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı,” cümlesini yazarak dünyadaki en güzel fantastik evrenin yaratılmasında ilk adımı atmıştı. Tolkien sadece dünyanın en güzel fantastik evrenini yaratmakla kalmamış, bu evrenin mitolojisini, tarihini hatta dillerini de yaratmıştı. Öte yandan kendi evrenime dönecek olursam, az önce bahsettiğim epey değişik yazı stillerinden (bitişik, eğik, bir hâyli kargacık burgacık) ve “uyduruk” içeriklerden oluşan metinleri gördüğümde acaba bu farklı bir dil olabilir mi? diye düşünmeden edemediğimi söylersem hiç de abartmış sayılmam. Dolayısıyla çağrışımlarımdan yola çıkarak vardığım nokta, yeni yılın ilk yazısı olan bu yazımın konusu oldu: Uydurma diller!

Uydurma diller denildiği zaman çoğu kişinin aklına Yüzüklerin Efendisi evrenindeki Elfçe, Taht Oyunları evrenindeki Dothraki, Uzay Yolu evrenindeki Klingon, Cthulhu evrenindeki Cthuvian ya da Harry Potter evrenindeki yılandili (parseltongue) gibi diller gelebilir. Hatta bu kurgusal dilleri öğrenmek için epey çaba harcayanlar ve bu dilleri öğrenmek isteyen kişilerce oluşturulmuş enstitüler bile var. Benim favorim her zaman Tolkien ve Lovecraft olduğundan onlar tarafından yaratılmış Elfçe ve Cthuvian dilini öğrenmek için lise yıllarımda epey çaba harcadığımı söyleyebilirim=) Tabii sonrasında kendi evrenimin zorunlulukları geldi çattı ve bu evrenin lingua francası olan İngilizce aynı zamanda bu evrende Sauron’un Gözü’ne dönüştü (bir not: aslında Tolkien gibi ben de alegoriden pek hoşlanmam ama İngilizcenin tüm dünyayı ele geçirmesi bende nedense Sauron’un Gözü’nü çağrıştırıyor=) (bir not daha: Yüzüklerin Efendisi film serisinde gösterilen Sauron’un Gözü tamamıyla Peter Jackson’un yorumlaması, onun hayal ürünüdür. Bu alegori Yüzüklerin Efendisi kitaplarında geçmez. Zaten Tolkien alegoriden hoşlanmadığını Yüzüklerin Efendisi’nin 1966 tarihli yeniden basımı için kaleme aldığı ön sözde belirtiyor, neyse tüm bunlar başka bir yazının konusu…)

Uydurma diller sadece fantastik evrenlerdeki kurgusal dillerden ibaret değil. Kimi zaman konuşulanı bir başkasından gizlemek hatta sadece eğlenmek amacıyla oluşturulmuş belirli kurallardan doğan uydurma diller de mevcut. Örneğin Domuz Latincesi (Pig Latin) bunlardan biri. Domuz Latincesinin örnekleri taa 1600’lü yılların İngilizcesine dayanıyor. İngilizce bir kelimenin ilk ünsüz harfini ya da ünsüz harf grubunu kelimenin sonuna taşıdıktan sonra oluşan kelimeye genellikle “-ay” eki ekleyip yeni bir kelime türeterek Domuz Latincesine katkıda bulunabilirsiniz. Kelime ünlü harf ile başladığında ise yapmanız gereken kelimenin sonuna “-yay” eki eklemek. Örneğin Domuz Latincesinin İngilizce karşılığı olan Pig Latin ifadesini Domuz Latincesine çevirmek istediğimiz zaman İgpay Atinlay gibi bir ifade elde etmiş oluruz. Zaten Pig Latin tam da bu sebepten İgpay Atinlay olarak da bilinir. Peki, bu uydurma dile neden Domuz Latincesi denmiş? O dönemlerde zeki görünmek için cümle içine bolca Latince kelime sıkıştıran kişilerle alay etmek için Latincenin bir parodisi olarak bu dil türetilmiş. Demek ki insanoğlu hiç değişmiyor. Günümüzde de zeki, bilgili ya da kültürlü görünmek için cümle içine bolca yabancı sözcük (Latince, İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça vb.) sıkıştırarak güzel Türkçemizin zengin sözcük hazinesinden yararlanmayıp Türkçeyi katleden kişiler azımsanmayacak sayıda=/ O zaman Domuz Laticesini kullanarak onlara Sherlock izleyenlerin de hatırlayabileceği şu sözlerle seslenmek istiyorum:

Ou’reyay ustjay owingshay offyay!

Kendi evrenimizde Domuz Latincesi veya İgpay Atinlay gibi eğlence amaçlı olmayıp ciddi amaçlarla oluşturulan diller de var. Kelime olarak “umut eden” anlamına gelen Esperanto, bunlardan en ünlüsü. Bir göz doktoru olan Zamenhof tarafından 1887 yılında oluşturulan Esperanto, büyük ölçüde Avrupa dillerine dayanıyor. Zamenhof Esperantoyu oluşturarak öğrenmesi kolay evrensel bir dil yaratıp dünyada barışı ve kültürel birliği sağlamaya çalışmıştı. Esperanto her ne kadar amaçlanan bir noktada olmasa da günümüzde iki milyon aktif kullanıcı sayısına sahip uydurma bir dil olma özelliğinde.

Teknolojik ve kültürel değişimler sonucunda yeni kavramlar ortaya çıktığında dilde bu kavramları karşılayacak mevcut bir sözcük yoksa yeni kelimeler türetme ihtiyacı doğar. İşte bu ihtiyaçlar doğrultusunda yeni kelime türetme, neolojizm olarak ifade edilir. Dil yaşayan bir varlık olduğundan neolojizme çabucak kucak açar. Neolojizm sonucunda türetilen bazı yeni kelimeler çabucak benimsenip dilde tutunur. Bazıları ise kullanılmaya kullanılmaya yok olur. Dolayısıyla neolojizm de bir kelime türetme olduğundan aynı zamanda uydurma dil kapsamına girip bu yazının konusu altında değerlendirilebilir.

Teknolojik ve kültürel gelişmelerin bir sonucu olarak günümüzde pek çok neolojizm örnekleri görmek mümkün. Örneğin selfie, blog, blogosfer (blog dünyası), tweetosfer (X dünyası), emoji, podcast, zoom, influencer bunlardan sadece birkaçı. Çoğunluğu dijital dünyayla ilişkili olan söz konusu neolojizm örneklerini yaratıcı ve kullanışlı bir Türkçe ile Türkçeleştirerek dilimize kazandırmak bence asıl önemli olanı. Hem de İngilizce yine Sauron’un Gözüne dönüşüp dilimizi tümden ele geçirmeden…

Öte yandan farklı tasarımları sebebiyle mevcut isimlerle ifade edilemeyen bazı ürünler de neolojizmi tetikleyebiliyor. Bunun en güzel örneklerinden biri bence spork. İngilizcede kaşık anlamına gelen spoon ile çatal anlamına gelen fork kelimelerinin birleşmesinde oluşan bir neolojizm örneği olan spork, isminin hakkını verir nitelikte bir görünüme sahip.

Bir çift spork görseli

Zira dikkat edilirse yukarıdaki ürünün çatal dişli bir kaşık olduğu görülecektir. Yani hem kaşık hem de çatalın özelliklerinin tek bedende vücut bulmuş hâli=) Türkçede de spork, kaşık ve çatalın birleşmesiyle “kaşal” olarak kendine yer buldu=)

Günümüzde özellikle dijital yerliler (örn. Z kuşağı) tarafından anlık mesajlaşma dili olarak kullanılan kısaltma ifadeler de uydurma dil kapsamında ele alınabilir. Örneğin kendine iyi bak yerine “kib”, tamam yerine “tamm”, “tam”, “tmm” hatta “tm” gibi ifadeler mesajlaşma dili açısından birer uydurma dil niteliğinde. Üstelik bu kullanımlar kimi zaman konuşma diline de sirayet edebiliyor. Sauron’un Gözü (yani İngilizce) tüm dilleri kuşattığından OMG (Ohh My Gosh-Aman Allah’ım), NOYB (none of your business- seni ilgilendirmez), ASAP (as soon as possible-en kısa sürede), LMK (let me know-haber ver) vb. ifadeleri dijital dünyada çokça kullanılan uydurma dil örnekleri olarak tanımlamak mümkün. Dikkat edilirse günümüzde uydurma dil örneklerinin kapladığı alanın epey küçüldüğünü söyleyebiliriz. Örneğin;

“Tamam, bana en kısa sürede haber ver,” cümlesindeki kelimelerin harfleri kırpıla kırpıla günümüzde “OK, ASAP LMK,” cümlesine (!) dönüştürüldü.

Yukarıdaki örnekten de görüldüğü üzere ahenkli kelimeler artık kaba saba birer harf kombinasyonuna indirgendi. Kelimelerin harfleri birer birer çıkartılarak ardındaki mana yavaş yavaş yok edildi. İnsan kelimelerin harflerinden tasarruf ettikçe düşünmekten de tasarruf eder oldu. Hatta kelimeleri olması gerektiği gibi yazmaya üşenip sabrından da tasarruf etti. Böylece insanlar tahammülsüz, düşüncesiz, manasız yığınlara dönüştü. Belki de böylece başladı kalabalık yalnızlık…

Boş sınav kâğıtlarından yola çıkıp TDK’nın 2024 yılının kelimesi/kavramı olarak seçtiği “kalabalık yalnızlık” ifadesine nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum. Çağrışımlar dünyası işte tam da böyle bir şey. Çağrışımların sizi nereye sürükleyeceğini yazıya başlarken hiçbir zaman bilemezsiniz=)

14 Kasım 2024 Perşembe

HER ŞEYİN RUHU VARDIR-İLKEL ATALARIMIZDAN MODERN DÜNYAYA ANİMİZM

 Animizmle ilgili yazıma geçmeden önce okuyucuya son derece animist biri olduğumu belirtmem gerekir. Örneğin yaptığım keki fırına “uğurladıktan” sonra arkasından el sallamam (uğurladığımız şeylerin genellikle “insanlar” olduğu göz önüne alınırsa burada “fırına göndermek”, “fırına koymak” vb. diğer ifadeler varken neden uğurlamak fiilini tercih ettiğim de animistlik derecemi gösteriyor olsa gerek=)), otomobil, bisiklet vb. kullandığım araçlara isim vermem ve onlarla duygusal bağ kurmam, evim ya da evimdeki eşyaların tozunu almadığım zaman bana küstüklerini düşünmem ve yazıyı çok fazla uzatmamak için burada sıralamadığım daha pek çok örnek, cansız varlıkların bir ruhu olduğuna gönülden inanmamla ilgilidir. Hayvanlara ve ağaçlara zaten değinmiyorum bile. Zira cansız varlıkların dahi ruhu olduğunu düşünen animist birinin hayvanların ve ağaçların ruhu olmadığını düşünmesi beklenemez. Peki bu girişi neden yaptım? Okuyucuya animist biri olduğum bilgisini neden verme ihtiyacı duydum? Bunu yazının sonlarına doğru anlayacaksınız.

İlk paragrafta verdiğim kişisel örneklerden de anlaşılabileceği üzere animizm, doğadaki canlı ya da cansız her şeyin bir ruhu olduğuna yönelik inanışla ilgilidir. İlk olarak antropolog Edward Tylor tarafından 1871 yılında Primitive Culture isimli eserde tüm dinlerin temelini açıklamak için bir “din teorisi” olarak ortaya atılan animizm, dinsel inancın ilkel insanların cansız nesnelere canlılık, yani ruh atfetme yanılgısından kaynaklandığını ileri sürer. Peki ilkel insanlar cansız nesnelere neden ruh atfetmişlerdir? Bunun sebebini Tylor, dini düşüncenin insanların ruhlara ve ruhanî varlıklara inanmalarıyla başladığını öne sürerek açıklar. Ruhlara inanç ise ilkel insanın uyku ve uyanıklık hâli arasındaki ayrımı yapamaması sonucunda ortaya çıkar. Örneğin ilkel insan rüyasında bir yılanın saldırısına uğramışsa gerçekte de yılanın saldırısına uğradığını düşünür ve buna uygun sağaltma uygulamaları gerçekleştirir. Benzer şekilde, rüyasında ölmüş akrabalarıyla ya da arkadaşlarıyla karşılaşan ilkel insan gerçekte de onların ziyaret ettiğini düşünür. İlkel insanın rüyayla gerçek arasındaki farkı algılayamamasından kaynaklı tüm bu düşünceleri, ilkel insanda bedenden çıkıp dolaşan bir ruh olduğu düşüncesinin doğmasını beraberinde getirmiştir.

Ruh, ilkel insanın inancına göre gayet akışkan ve bir o kadar da hareketlidir. İnsanın ağız ve burun gibi deliklerinden kolaylıkla girip çıkabilir. Yokluğunda hastalık ve ölüm getirebilir. Ünlü antropolog James Frazer, Altın Dal isimli eserinde bu konuyla ilgili çok çarpıcı bir örnek verir. Frazer’ın örneğine göre ilkel insanlar, hasta insanların burun ve göbek deliklerine ruhları uçup gitmesin diye, giderse de takılıp geri dönsün diye balık oltası takmışlardır. Buna ek olarak uyuyan bir insanın uyandırılması da ruhun söz konusu hareketliliği sebebiyle çok tehlikeli görülmüştür. Zira uyurken ruhun bedeni terk ettiği düşünüldüğünden kişinin istemsizce uyandırılmasıyla bedeni terk etmiş olan ruhun bedene tekrar dönemeyeceğinden, böylece kişinin hastalanacağından endişe duyulmuştur. Ruhları burunlarından ve ağızlarından kaçıp gitmesin diye bazı Afrika sultanlarının yüzlerini peçeyle örtmeleri de ruhun hareketliliği ve ruhun beden deliklerinden kaçıp gidebilmesi gibi inanışların bir sonucu olarak söz konusu eserde ifade edilmiştir. Hatta ilgili eserde, günümüzde kullanılan “yüreği ağzına gelmek” deyiminin çıkış noktası da ruhun hareketliliğine olan inançla ilişkilendirilmiştir.

James Frazer'in Türkçede Altın Dal olarak bilinen muhteşem eserinin kapak görseli

Ruhun hareketliliğine olan inanç, ölen kişilerin ruhunun insanları terk etmediğine, yaşayanlar arasında dolaştığına, hatta yaşayanların bedenlerine girip çıkabildiğine yönelik inanışı beraberinde getirmiştir. Yaşayan insanların deneyimledikleri iyi ve kötü olaylar, bedenlerine giren bu ruhlara bağlanmıştır. Bu sebeple “ruhları memnun etmek için” onlara adak adamak, onlara dua etmek ve kurban kesmek gibi uygulamalar başlamıştır. Canlılar arasında dolaşan bu ruhların doğadaki ağaç, taş, kaya vb. herhangi bir şeyin içinde olabileceğine yönelik inanç, canlı veya cansız her şeyin bir ruhu olabileceği inancını doğurmuştur. Bu inanç sebebiyle ve tabii bu ruhları kızdırıp başlarına kötü bir şey gelmesin diye ilkel insanlar, doğadaki her şeye saygılı davranmış, her şeyi kutsal görmüşlerdir.

Ruhun her şeyin içinde olabileceğine, yani animizme yönelik inanışın izlerini Türk mitolojisinde de görmek mümkündür. Türk mitolojisine göre ölmüşlerin ruhları, onları hatırlayan ve anan kişiler oldukça yaşar. Ölmüşler artık hatırlanmadıklarında ve anılmadıklarında ise ruhları yavaş yavaş “çözülmeye” başlar. Çözülen ruhların parçaları eşyalara, taşlara, ağaçlara vb. her şeye sirayet edebilir. Bu sebeple Türk mitolojisine göre de canlı veya cansız her şeyin bir ruhu vardır. Bu noktada aklıma “Acaba Rowling, Harry Potter evrenini oluştururken Türk mitolojisinden mi etkilendi?” sorusu gelmedi değil. Zira Harry Potter evreninde büyücülerin “ruh parçalarını” barındıran hortcruxlar, oluşum mantığı itibarıyla çözülen ruh parçalarına bir hâyli benziyor. Öte yandan koskoca Tolkien, Yüzüklerin Efendisi evrenini yaratırken Dede Korkut hikâyelerinden (bakınız: Tepegöz) etkilendiyse Rowling’in de Türk mitolojisinden etkilenmesi pekâlâ mümkün.

İlkel insanların ruhla ilgili inanışı, ruhun hareketli olması, bu sebeple her şeyin içinde olabilmesi ve beden deliklerinden uçup gidebilmesiyle sınırlı değildir. İlkel insana göre ruh sadece bedeni aşkın bir şekilde doğadaki canlı/cansız her şeyin içinde değil, bedenden çıkan saç, ter, tırnak vb. her türlü kalıntının da içindedir. İşte bu sebepledir ki ilkel insanlar her türlü bedensel kalıntısına, bu kalıntılar kötü niyetli kişilerin eline geçmesin ve başlarına böylece kötü bir şey gelmesin diye sahip çıkmışlardır. Hatta Madagaskar’daki Betsileo etnik grubunda Ramanga diye tabir edilen kişiler, bu inanışın bir sonucu olarak kabile soylularının dökülen kan, tırnak, saç vb. bedensel kalıntılarını yemekle (!) görevlendirilmişlerdir. Zira ilkel insanlar, bedenlerinden çıkan bu tür kalıntılarında ruhlarından bir parça olduğunu düşündüklerinden bu kalıntıları ele geçiren birinin iyi veya kötü niyetinden ruhlarının, dolayısıyla kendilerinin etkilenebileceğini düşünmüşlerdir.  

İlkel insanların ruh ve/veya her şeyin bir ruhu olduğu inancını “ilkel” buluyor veya bu tür inançların “çook geçmişte” kaldığını düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. Zira günümüz “modern” insanının da bu konuda ilkel insanlardan pek aşağı kalır bir yanı yok. Örneğin konuyla ilgili okuduğum akademik bir makalede Betsileo etnik grubunun “ilkel inanışının” modern bir versiyonu hakkında bir örnek vardı. İlgili örnekte “modern” Amerikalıların AIDS hastalarına “kan vermekten” çekindikleri belirtiliyordu. Makalenin yazarları, bu çekinceyi Betsileo etnik grubundaki çekinceyle ilişkilendirerek açıklamış, modern Amerikalıların AIDS’li bir hastaya kanlarını verirlerse kendilerinin de bu hastalığa yakalanabileceğine inanmalarına bağlamışlardır. Dolayısıyla kanı, teri, saçı vb. bedensel bir kalıntısı kötü niyetli birinin eline geçerse başına kötü bir şey (hastalık vb.) geleceğine inanan ilkel atalarımızın bu inanışıyla, kanını AIDS’li bir hastaya veren modern bir Amerikalının bu sebeple kötü bir hastalığa yakalanabileceğine yönelik inanışı arasındaki benzerlik, modern insan ile ilkel insan arasında sanıldığı kadar büyük bir farkın olmadığına bir işaret olabilir. Öte yandan bu yazının başında animist biri olduğumdan bahsettiğimi ve günlük hayatımdan buna ilişkin örnekler verdiğimi hatırlayınız. Bu konuda yalnız olmadığıma eminim. Belki bu yazıyı okurken siz de animizm temelli birtakım davranışlara sahip olduğunuzu fark etmişsinizdir. Kendi çevremden örnek verecek olursam, bazı arkadaşlarımın ikinci el eşyaları ve antika eşyaları, bu eşyaların önceki sahibinin ruhunu ve enerjisini taşıdıklarını, onların enerjisiyle yüklendiklerini, bu enerjinin kendilerine iyi gelmeyeceğini düşündükleri için almaktan kaçındıklarını söyleyebilirim. Dolayısıyla eşyanın bir ruhu olduğuna ve ruhun hareketliliğine (bulaşıcılığına)  yönelik inanışları sebebiyle arkadaşlarımın da animist özellik gösterdiklerini ifade edebilirim.  

Cansız varlıklara canlılık atfetmemiz, başka bir deyişle animist doğamız belki de annelerimizin biz daha çocukken bitiremediğimiz yemekler için söyledikleri “yemezsen arkandan ağlar amaa…” sözlerinin ya da ayağımızı çarptığımız koltuk kenarlarını/masaları/sandalyeleri “azarlamalarının” bir sonucudur. Belki de ilkel atalarımızdan gelen genetik bir mirastır. Kesin olan bir şey var ki animizm, ilkel atalarımızla başlayıp onlarla bitmemiştir. “Modern” dünyada da hâlâ varlığını sürdürmektedir. Hatta geçenlerde YouTube’da denk geldiğim bir videoda içerik üreticisinin tam olarak şu uyarısına maruz kaldım:

“Lütfen dökülen saçlarınızı çöpe atmayınız. Saçınız bedeninizden kopmuş olsa da hâlâ sizinle bağlantı hâlindedir. Dolayısıyla saçınızın çöpte kirlenmesi sizi de etkileyebilir. Bu sebeple saçlarınızı toprağa gömünüz!”

İçerik üreticisinin söz konusu videosu altında bu uyarıyı ciddiye aldığını söyleyen pek çok yorum vardı… (Bir not: Ben işi daha bu noktalara kadar getirmedim, “yok yahu, bu kadar da değil, insanları bu kadar tribe sokmanın bir âlemi var mı?!…” diyenlerdenim =))

“Lütfen eskimiş kıyafetlerinizden yer bezi, toz bezi yapmayınız. Çünkü eşyalarınız sizin enerjinizi (ruhunuzu) taşır. Bu yüzden yer bezi, toz bezi yaptığınız bu bezler sıkıldıkça, kullanıldıkça, üzerine basıldıkça bu size olumsuz yönde geri döner, size kötü şans getirir…”

Yukarıdaki sözler ise YouTube’da denk geldiğim bir diğer videoda içerik üreticisi tarafından söyleniyordu. Videonun altında bu sözleri destekleyen pek çok yorum vardı. Hatta bir daha ikinci el kıyafet almayacağını, eşyalarını başkalarıyla paylaşmayacağını/ başkalarına vermeyeceğini, eskimiş eşyalarını toz bezine dönüştürmek yerine saklayacağını (!) ifade eden pek çok “modern insan” yorumu…

Bu “modern insan” yorumları, yukarıda örneğini verdiğim “modern Amerikalıların” AIDS’li hastalara kan vermekten duydukları çekince, yazının başında kendimle ilgili verdiğim örnekler ve çevremdeki bazı arkadaşlarımın ikinci el eşyalara ve antika eşyalara olan bakış açılarını düşündüğümde James Frazer’ın şu sözleri benim için daha da anlamlı bir hâle geldi:

““Bütün olup bitenlerden sonra, bizim yabanıllara olan benzerliklerimiz, onlardan ayrıldığımız taraflardan sayıca çok daha fazladır. Yüzlerce yıldır bize aktarılmakta olan bir servetin mirasçıları gibiyiz biz. Bu nedenle yabanıl çağların ve ırkların düşüncelerini gözden geçirirken onların hatalarına hakikatin peşinde koşarken yapılmış kaçınılmaz sürçmeler olarak sevecenlikle bakmak ve günün birinde bizim de gerek duyabileceğimiz hoşgörüyü göstermek akıllılık olacaktır”

Gerekli bir not= Her ne kadar animist biri olsam da ikinci el eşyalara ya da eski eşyaların dönüştürülmesine yönelik yukarıda belirttiğim YouTube yorumlarına katılmadığımı, bu yorumları doğru bulmadığımı söylemek isterim. Çünkü bana göre eskimiş bir tişörtten çok az bir şey camları pırıl pırıl yapıyor. Öte yandan YouTube’daki bu “modern insan yorumları”, ilkel insanların modern insanlardan “doğaya olan saygı” noktasında ayrıldıklarını gösterir nitelikte. Zira bir tişörtün üretilmesi için tonlarca su harcandığı göz önünde bulundurulursa kaynakların korunması, böylece doğaya olan saygı ve çevreyi korumak için ikinci el eşya kullanımı pekâlâ tercih edilebilir. Böylece doğadaki her şeyin bir ruhu olduğunu düşünerek doğaya kutsallık atfetmiş olan ilkel atalarımızın mertebesine “yükselebiliriz”. Oysaki günümüz “modern insanının” tonlarca israf yaptığını, çılgınca tükettiğini, ağaçları, ormanları, hayvanları, yani doğaya ait güzel olan ne varsa katlettiğini gördükçe doğaya kutsallık atfedip ona gözü gibi bakan “ilkel atalarından” çoook uzaklaştığını söylemek mümkün. Bu noktada kim ilkel (mecazi anlamda), kim modern? Bence koskocaman bir soru işareti???

 

15 Eylül 2024 Pazar

OKURKEN OFFFF DEDİRTEN “TÜRKÇE OFF” AKADEMİK MAKALELER ÜZERİNE

Bu yazımda Türkçe yazılmış akademik (!) makalelerde tespit ettiğim çokça yapılan yazım hatalarını ele aldım. Başlıkta “akademik” kelimesini bu yüzden kullandım. Yoksa yazım hatalarıyla dolu makalelerin akademik olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Zira bilime katkı sağlaması beklenen akademik bir makalenin yazım hatalarıyla dolu olması, okuyucu tarafından anlaşılmasını güçleştirir. Böylece makale, okuyucu için bir eziyete dönüşür. Bu tip bir makalenin literatüre katkısı da tartışmalı olacağından akademik olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Öte yandan başlıktaki “Türkçe Off” kısmının ise Türkçe Off adlı muhteşem eseriyle dilimize sahip çıkmaya çalışan Feyza Hepçilingirler’e bir gönderme olduğunu belirtmeliyim. Türkçenin yozlaşmaması için mücadele eden Hepçilingirler’in söz konusu eseri hem çok bilgilendirici hem de bir o kadar eğlendirici. Eseri hâlâ okumamış olanlar ve diline sahip çıkmak isteyenler varsa kesinlikle tavsiye ederim.

Son cümlede “hâlâ” kelimesini kullanmışken yeri geldiğine göre “şapka işareti kullanmama” hatasının, “sözde akademik” makalelerde en sık yapılan yazım hatalarının başında geldiğini belirtmeliyim. TDK’nın şapka işaretini kaldırdığına dair söylentiler yıllardır süregeliyor. Öte yandan TDK tarafından şapka işaretinin kaldırılmadığının, hâlâ kullanıldığının bilinmesi gerekir. Dolayısıyla yazarların, babamızın kız kardeşi anlamına gelen “hala” yazarak hâlâ kelimesini ifade et(me)meyi bırakması gerekiyor. Tabii bu durum sadece hâlâ kelimesi ile sınırlı değil. Hâline, hâlihazırda (ki bu kelime çoğu makalede ayrı yazılıyor, oysaki bitişik yazılması gerekir), imkân, şikâyet, dâhil, hikâye ve zekâ kelimeleri de şapkalı yazılmalıdır. Buna ek olarak eğer kışın ince ince veya lapa lapa yağan kardan bahsedilmiyorsa (ki sosyal bilim makalelerinde kastedilen çoğunlukla kelimenin şapkalı versiyonudur) “kar” yerine “kâr” kelimesi tercih edilmelidir. Yazarlar bu hatayı niye yaparlar? TDK’nin şapka işaretini kaldırdığını mı düşünürler? Söz konusu kelimelerin şapkalı yazılması gerektiğini mi bilmezler? Yoksa tembellik yapıp iki tuş (Shift+3) daha fazladan basarak şapka işareti yapmaya mı üşenirler? Cevaplar belirsiz, sonuçlar ise aşikâr: Literatürdeki şapkalı yazılması gerektiği hâlde şapkasız bırakılıp okuyucuyu üşüten (!) bir sürü “halalı”, karlı” makale!..

Gelelim sözüm ona akademik makalelerdeki kelime tembellerine! Kelime tembelleri makale boyunca “sevimsiz” bir kelimeye dadanırlar. Sevimsiz kelime diyorum çünkü bu kelimeler akademik yazım dilinden çok günlük konuşma dilinde tercih edilen kelimeler olmakla birlikte genellikle Arapçadan dilimize yerleşmiş kelimelerdir. Örneğin “buna ilaveten”, “akabinde”, “esasen” vb. kelimeler akademik bir makalede kulağa pek de hoş gelmez. Üstelik bu kelimelerin veya kelime öbeklerinin makale boyunca çokça tekrarlanması, metinsel ahengi bozmakla birlikte akademik üslubu da zedeler. Buna ilaveten yerine “buna ek olarak, “ek olarak”, “ayrıca” gibi ifadeler tercih edilebilir. Akabinde yerine “ardından”, “sonradan”, “daha sonra” gibi ifadeler benimsenebilir. Esasen yerine “aslında”, “zaten” gibi kelimeler kullanılabilir. Türkçede kulağa daha “akademik” gelen çeşitli kelimeler varken bu tür kelimelere dadanıp makale boyunca aynı kelimeyi veya kelime öbeğini kullanmak bana göre kelime tembelliğinden başka bir şey değildir.

Sözde akademik makaleleri yazan kelime tembelleri sadece sevimsiz kelimelere dadanmakla kalmayabilirler. Bazen aynı kelimeyi bir cümlede birden fazla kez kullanarak da metinsel akışı bozup okuyucuyu yorabilirler. Örneğin şu cümleye bir bakalım:

“Kullanılan ölçeklere yönelik geçerlilik ve güvenilirliğe yönelik analizler yapıldıktan sonra tutumlara yönelik ifadeler tespit edilmiştir.”

Yukarıdaki cümle okunduğunda (tabii okunabilirse!) cümlenin ne kadar göz yorucu hatta kulak tırmalayıcı bir cümle olduğu anlaşılabilir. Yazarın bir cümle içinde üç kere (!) “yönelik” kelimesini kullanarak epey tembellik yaptığı söylenebilir. Oysaki cümle şöyle yazılsaydı:

“Ölçeklere yönelik geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapıldıktan sonra tutum ifadeleri tespit edilmiştir.”

Ilgili cümle hem daha anlaşılır olacaktı hem de metinsel akıcılık sağlanacaktı.

Metinsel akıcılıktan konu açılmışken yazarların bir kelimeyi çokça tekrar edip aynı cümle içinde kullanmalarının yanı sıra gereksiz kelime ve ek kullanmalarının da metinsel akıcılığa zarar verdiğini belirtmek gerekir. Örneğin “yapılan çalışmalarda”, “yaptığı çalışmada” vb. ifadelerde çekimlenen “yapmak” kelimesi son derece gereksizdir. Bu ifadeler yerine yazarlar “çalışma” kelimesini gönül rahatlığıyla tek başına kullanabilirler. “Çalışmalarda şu bulgulara ulaşılmıştır,” “Çalışmasında şu bulguya ulaşmıştır,” şeklindeki kullanımlar metinsel akıcılık açısından daha uygundur. Öte yandan “-maktadır”, “-mektedir” şeklindeki kullanımlar da her ne kadar akademik makalelerde sıklıkla tercih edilse de metinsel akıcılığı bozan durumlara örnek oluşturur. Bu kullanımlar yanlış değildir fakat daha kolay bir okuma açısından bu eklerin “-ir” ekiyle değiştirilmesi gerekir. Örneğin “…belirtmektedir” yerine “…belirtir”, “…belirtilmektedir” yerine “…belirtilir” gibi ifadeler tercih edilirse okuyucu için daha akıcı bir anlatım sağlanmış olur.

Özne-yüklem uyumsuzluğu ve kip uyumsuzluğu gibi uyumsuzluklar, akademik olma iddiasındaki makalelerde metinsel akışı bozan diğer durumlardır. Örneğin, “Yapay zekâ, pazarlamada etkin kullanılarak işletmeyi hedeflerine doğru yönlenir,” cümlesinde özne ve yüklem arasında bir uyumsuzluk söz konusudur. Böyle bir cümleyi okumaya çalışan okuyucu “Acaba işletme mi hedeflerine doğru yönleniyor? Yoksa doğru hedeflere yönelen yapay zekâ mı? Eee, o zaman yapay zekânın işletmeye katkısı nedir? Aaa, işletmeyi doğru hedeflere yönelten yapay zekâ da olabilir!..” şeklinde tahminler yaparak yazarın ne demek istediğini anlamaya çalışabilir. Dolayısıyla yazarların özne ve yüklem arasındaki uyumu gözeterek cümle kurması, bu gibi kafa karışıklıklarına sebep olmamak için çok önemlidir. Yazarların özne ve yüklem arasındaki uyum kadar cümledeki kip uyumuna da dikkat etmesi gerekir. Örneğin “…yeniden oluşturur ve sonuçlandırmaktadır,” cümlesinde “oluşturmak” fiili “-ir” ekiyle, “sonuçlandırmak” fiili ise “-maktadır” ekiyle çekimlenmiştir. Cümle içindeki fiilleri aynı ekle çekimlememek kip uyumsuzluğuna sebep olur ve metinsel akışı ciddi anlamda bozar. Dolayısıyla örnekteki cümlenin “yeniden oluşturur ve sonuçlandırır” veya “yeniden oluşturmaktadır ve sonuçlandırmaktadır” şeklinde uyumlu bir kiple yazılması gerekir.

Sözde akademik makalelerde özne-yüklem uyumsuzluğu ve kip uyumsuzluğunun yanı sıra belgisiz sıfat ve sonrasında  çoğullanan kelimeler arasındaki uyumsuzluk da gözüme çarpan bir diğer noktadır. Türkçede “birkaç, birçok, her, hiçbir, her bir, biraz” gibi belgisiz sıfatlardan sonra gelen kelimeler çoğullanmamalıdır. Örneğin “birçok yazarlara” şeklindeki bir kullanım doğru olmamakla birlikte bu kullanım metinsel ahengi de bozar. Bunun yerine ifade, “birçok yazara” şeklinde yazılarak metinsel ahenk sağlanmalı ve Türkçe, doğru kullanılmalıdır. Belgisiz sıfattan sonra çoğul kelime kullanmak isteyen yazarlara ise iyi bir haberim var. Zengin Türkçemizde bu isteği karşılayan “bütün”, “birtakım” gibi belgisiz sıfatlar mevcut. “Bütün yazarlar”, “birtakım yazarlar” gibi ifadeleri gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Sözde akademik makalelerdeki metinsel akışı bozan durumlardan bir diğeri, gereksiz yerde noktalı virgül ve virgül kullanmaktır. Noktalı virgülün hangi durumlarda kullanılması gerektiği ne yazık ki çoğu kişi tarafından bilinmiyor. Bu yazıyı bir Türkçe dil bilgisine çevirmemek için bu konuda detaya inmeyeceğim. Öte yandan yazarların en azından türdeş kelimeler arasında noktalı virgül yerine virgül kullanması gerektiğini bilmesi gerekir. Buna ek olarak bağlaçlardan sonra virgül kullanılmaması gerekir. Bağlaçlardan sonra virgül kullanmak, İngilizceye ait bir özelliktir. Zaten dilimiz yabancı dillerden gelen kelimelerin saldırısı altındadır. En azından virgül kullanımı konusunda İngilizceye ait bir özelliği dilimize yapıştırmaya (!) çalışmamak ve bu hatayı yapmamak, kişisel olarak alabileceğimiz önlemlerden biridir. Bu tür hatalar görünce TDK’nın Tomris Uyar’dan yaptığı şu alıntı aklıma geliyor: “Ünlü adayı genç şarkıcıların, dil bilgisiyle fazla ilgilenmedikleri ortada.” (Tomris Uyar). Tomris Uyar yaşasaydı ona şöyle derdim: Sayın Uyar, üzülerek söylüyorum ki dil bilgisiyle fazla ilgilenmeyenler sadece ünlü adayı genç şarkıcılar değil =/

Yukarıdaki paragrafta bağlaçtan konu açmışken “da/de/ki” gibi bağlaçları hâlâ ayrı yazamayan akademik(!) makale yazarlarını gördükçe bir “offfff” çekmeden edemediğimi belirtmeliyim. Ayrı yazması gerekirken bitişik, ek hâlinde bitişik yazması gerekirken ayrı yazanlar mı dersiniz, bağlaçla cümleye başlayanlar mı dersiniz, bağlaçtan sonra virgül kullananlar mı dersiniz… Bunların hepsinin bir örneğini görebileceğiniz akademik makale iddiasında olan bir makale bulmanız ne yazık ki mümkün. Öte yandan virgülün hatalı bir şekilde sadece bağlaçlardan sonra kullanıldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Virgül, hiç gereği olmamasına rağmen fiilimsilerden sonra da kullanılarak hata yapılıyor. Örneğin “ölçerek”, “tespit edilip”, “sayılmadan” vb. ifadeler zarf-fiildir (ulaç). Zarf-fiiller kendinden sonra gelen kelimeye “kendiliğinden” bağlanır. Dolayısıyla içinde bir ahenk ve hareketlilik barındırır. Bu ahenk ve hareketlilik itibarıyla bir zarf-fiilden sonra virgül kullanılmaz. Kullanılması, zarf-fiilin doğasına terstir. Yani bir zarf-fiilin ahengini virgülle bozmayınız sayın yazarlar! “…ölçülerek, analiz edilmiştir," “tespit edilip, raporlanmıştır,” vb. ifadeler yerine “ölçülerek analiz edilmiştir,” “tespit edilip raporlanmıştır” ifadelerini tercih ediniz. Zarf-fiillere biraz saygı lütfen!

Bir kafede çektiğim, "Türkçe Off" dedirten bir yazı
Fotoğrafı çekerken ne kadar ofladıysam artık, elim titremiş biraz=/

Sözde akademik makalelerde virgülün yanı sıra tırnak işareti ve kesme işareti de hatalı kullanılan noktalama işaretleri arasındadır. Türkçede tek tırnak çoğunlukla çift tırnak içindeki bir cümlede belirtilmek/vurgulanmak istenen bir ifade olduğunda kullanılır. Örneğin “Tüketici davranışının arka planındaki ‘kültürel sebeplerin’ araştırılması gerekir,” cümlesinde olduğu gibi tek tırnak, çift tırnak içindeki bir cümlede kullanılabilir. Bu hatalı kullanıma benzer bir diğer durum da yay ayraç ve köşeli ayraç kullanımında görülür. Türkçede söz konusu iki parantez kullanılacaksa şu şekilde kullanılmalıdır: [(0,90)*(0,85)]. İngilizcede ise bu durum tam tersidir: ([0.90]*[0.85]). Dolayısıyla yazarların ayraç ve tek tırnak kullanımı konusunda daha bilinçli olmaları, yazım dili Türkçe olan makalelerin Türkçeye “uygun” bir şekilde yazılması için önemlidir. Öte yandan kesme işaretinin de ne yazık ki bazı makalelerde gereksiz yerde kullanıldığını görüyorum. Öncelikle bir astronomi terimi olarak ifade edilmedikleri sürece “dünya”, “güneş” gibi kelimeler büyük harfle yazılmamalı ve bu kelimelere gelen ekler de kesme işaretiyle ayrılmamalıdır. İkinci olarak ise kurum, kuruluş, kurul, iş yeri adlarına gelen eklerin de kesme işaretiyle ayrılmaması gerekir. Örneğin “TEMA Vakfı’na” yerine “TEMA Vakfına” ifadesi tercih edilmelidir.

Kesme işaretinin ve büyük harflerin gereksiz kullanımını, sözüm ona akademik makalelerdeki model, teori, ölçek gibi isimlerin yazımında da gördüğümü belirtmeliyim. Bu tür isimlerin ilk harflerinin büyük yazıldığını, isimlere gelen eklerin de kesme işaretiyle ayrıldığını görüyorum. Oysaki model, teori ve ölçek isimleri, geliştiricisinin ismini yani özel bir isim almadığı sürece küçük harfle yazılmalı, gelen ekler de buna bağlı olarak kesme işaretiyle ayrılmamalıdır. Örneğin “kaynak çekiciliği modeli” küçük harflerle yazılırken “Likert ölçeği”, ismini Rensis Likert’ten yani geliştiricisinden almış olması sebebiyle ilk harfi büyük yazılmalıdır.

Bir makalede metnin biçimsel tutarlılığı, okunaklılık açısından son derece önemlidir. Akademik metinlerde makalenin yayınlandığı derginin yazım kurallarına bağlı olarak çoğunlukla Times New Roman yazı tipi (font) tercih edilir. Times New Roman tırnaklı bir fonttur. Metinde tırnaklı bir font tercih edildiyse metin içindeki tablolarda, grafiklerde ve şekillerde de aynı fontun tercih edilmesi gerekir. Aksi takdirde metnin biçimsel tutarlılığı ya da biçimsel bütünlük bozulmuş olur. Örneğin bir yazar metin içinde Times New Roman, şekil içinde ise tırnaksız bir font olan Calibri yazı tipini kullanmamalıdır. Şekillerde ya da Word’de otomatik tanımlanmış yazı tipini “tembellik yapmayıp” değiştirerek metinsel bütünlüğü sağlayınız sayın yazarlar! “Font tembeli” olmayınız, rica ediyorum.

Kelime tembelleri ve font tembelleri olur da çeviri tembelleri olmaz mı?! Tabii ki ve ne yazık ki olur. Sözde akademik makalelerin yazarları Türkçede “ve diğerleri” anlamına gelen “vd.” kısaltmasını kullanmak yerine doğrudan çeviri yaptıkları İngilizce bir makaleden aldıkları ikiden fazla yazarlı bir kaynağı metin içinde gösterirken vd. kısaltmasının İngilizcedeki karşılığı olan “et al.” ifadesini tercih ediyorlar. Bu tamamen çeviri tembelliğiyle ilgilidir. İşin daha vahim olan “makalede belirtilen kaynakları okumayan yazarlar” ya da “belirttikleri kaynakları okumadan alıntı yapan yazarlar” sorunu var ki bu yazının konusu olmadığı için oraya girmeyeceğim. Fakat bu tembelliği yapan yazarlar ne yazık ki İngilizce makaleden aldıkları bir cümleyi çevirirken cümlede geçen ikinden fazla yazarlı kaynakların Türkçedeki ifade biçimine gerekli özeni göstermeden “et al.” ifadesini olduğu gibi bırakıyorlar. Bunun yanı sıra Google Çeviri gibi çeviri programlarında birebir (motamot) çevrildiği hâliyle programdan kopyalanıp gerekli düzenlemeler yapılmadan makalede kullanılan cümleler de çoğu zaman okuyucu için yorucu olabiliyor. Zira bu tür çeviri programları hedef dil odaklı çeviri yapmıyor. Aksine, ifadede geçen kelimelerin hedef dildeki birebir karşılığını alarak çoğu zaman kuralsız bir cümle hâlinde çeviri yapıyor. Yazar, çeviri tembelliği yapmayıp çevrilmiş cümleyi hedef dilin kurallarına ve hedef dildeki anlamsal karşılığa yani Türkçeye özen göstererek düzenlemediği takdirde anlatım bozukluğu bol olan kuralsız cümlelerle dolu makaleler ortaya çıkıyor. Özet olarak cümleler çeviri kokuyor!  Daha vahimi ise bazen kelimelerin hatta cümlelerin dahi Türkçeye çevrilmeden (yani İngilizce hâliyle) bırakılabilmesi! Kelime tembelliği, font tembelliği ve bu paragrafta bahsettiğim çeviri tembelliğine denk geldiğim makalelerin yazarlarını çok özensiz, yaz(ama)dıkları makaleleri de değersiz bulduğumu belirtmek isterim.

Yaşam tarzım gereği sürekli yolculuk yapan biri olduğumdan farklı şehirlerin terminallerini görme fırsatım oluyor. Kişisel olarak Türkçe yazım diline özen gösterdiğimden algıda seçilik sebebiyle bu terminallerin girişindeki “Hoşgeldiniz” yazıları gözümü tırmalıyor. Türkçe konusunda bilgili olanlar bu yazıların gözümü neden tırmalandığını az çok tahmin edeceklerdir. Evet, tahmin edebileceğiniz üzere bu ifade “Hoşgeldiniz” şeklinde bitişik değil, “Hoş geldiniz” şeklinde ayrı yazılmalıdır. Söz konusu ifadeyi “Hoş geldiniz” şeklinde ayrı yazan terminaller gördüğümde bu terminallere ve şehirlere sempatim artıyor. Bu ifadeyi web sayfalarında doğru yazan üniversitelere, kapı girişinde doğru yazan kafelere ve hatta ifadenin üzerine doğru yazıldığını gördüğüm kapı paspaslarına da sempatim artıyor=) Benzer şekilde, ayrı yazması gereken kelimeleri bitişik yazmayıp olması gerektiği gibi yazan yazarlar görünce de mutlu oluyorum. Oysaki çoğu makalede ayrı yazılması gereken “çevrim içi”, “çevrim dışı”, “iş birliği”, “iş gücü” gibi kelimelerin bitişik yazıldığını görüyorum. Hatta bu kelimelerin doğru yazıldığı Türkçe makalelere pek az rastladığımı söyleyebilirim. Böyle giderse TDK, bu kelimelerin yazımını değiştirip bitişik yazımı kabul edecek gibi görünüyor. Ne de olsa dil sabit değildir, genel kullanım biçimine göre yeni kurallar ve yazımlar benimsenebilir. Fakat mevcut kurallar çerçevesinde bu kelimelerin doğru yazımı benimsenmeli ve kelimeler ayrı yazılmalıdır.

Kelimelerin doğru yazımı kadar asıl anlamları bilinerek kullanılması da son derece önemlidir. Sadece akademik makale yazarları tarafından değil, günlük dilde de sıkça yanlış kullanılan ve galatımeşhur olma yolunda ilerleyen bir kelime olan “oldukça”, sanılanın aksine “çok”, “fazla” gibi anlamlara gelmez. Kelime, “olabildiğince”, “yeterince” gibi anlamlara gelir (İngiliÇÇecilerin anlayacağı dilde söylemek gerekirse oldukça kelimesi İngilizcede “fair enough” anlamındadır). Dolayısıyla “…bu çalışma oldukça önemlidir,” yerine “bu çalışma çok önemlidir,” ifadesi tercih edilmelidir. Oldukçanın kullanımına oldukça özen gösteriniz sayın yazarlar!

Kelimelerin doğru yazımı konusunda tespit ettiğim bir diğer hata, sert ünsüz harfle biten kelimelere gelen “b,c,d” gibi yumuşak ünsüz harfle başlayan çekim eklerinin yazımıyla ilgilidir. Örneğin “Şekil 5’de”, “Tablo 14’de”, “Grafik 3’de” gibi kullanımlar hatalıdır. Zira 5, sert ünsüz bir harf olan ş harfi ile biter, dolayısıyla 5’e eklenen “-de” ekinin sertleşerek “-te” ekine dönüşmesi gerekir. Benzer sebepten, diğer ifadelerin de “Tablo 14’te” ve “Grafik 3’te” şeklinde yazılması gerekir. Bu tür hatalı yazımları görünce “Fıstıkçı Şahap’tan hiç mi haberin yok?!” diyesim geliyor ve diyorum tabii=) Bu hataları yapıp kelimeleri de doğru yaz(a)mayan yazarları “Fıstıkçı Şahap’tan hiç fıstık almayan yazarlar” kategorisine dâhil ediyorum=) (Not: Burada bahsettiğim şeyin bir kuru yemiş markası olan Fıstıkçı Şahap Bey ile bir ilgisi olmadığını tahmin etmişsinizdir umarım=))

Kendisine gelen makalelerin redaksiyonunu yapıp yazarına yollayan alan editörü kimliğimle bu yazıyı yazma gereği duydum. Alan editörlüğü yaptığım 10 yıllık süre zarfında yüzlerce makale okudum. Bu süreçte kelime tembelliği, font tembelliği, çeviri tembelliği, Fıstıkçı Şahap’tan fıstık almama, bu yazımda bahsettiğim diğer ve yazımda bahsetmediğim daha pek çok Türkçe yazım hatası yapılmış makale gördüm. Bu makalelerin redaksiyon düzeltmelerini yapıp bu düzeltmeleri yazarlara ileterek makalelerin daha okunaklı ve okunabilir bir hâle gelmesini sağladım. Bunun için bazı yazarlardan bu düzeltmeler sayesinde daha da bilinçlendiklerini belirttikleri teşekkür mesajları aldım, almaya da devam ediyorum. Bu redaksiyonları böyle bir zorunluluğum olmamasına rağmen yani tamamıyla gönüllülük esaslı yapıyorum. Çünkü dil meselesi mühimdir. Tabii ki dile yabancı bir dilden kelime girebilir, bu kelime dolaşıma sokulabilir (tıpkı bir önceki cümledeki “mesele” ve “mühim” kelimelerinde olduğu gibi), dil de başka bir dile kelime verebilir. Bunun önüne geçilemez. Zira dil, yaşayan bir varlıktır. Burada üzerinde durmaya çalıştığım ve vurgulamak istediğim nokta, kişinin kendi dilini doğru kullanması, dilini yozlaştırmaması ya da buna sebep olmaması ve diline sahip çıkmasıdır. Herkesin bunu bir görev edinmesi gerekir. Özellikle bilimsel bilgi üretme amacı ve uğraşındaki akademisyenlerin, çalışmalarının okuyucu tarafından anlaşılabilmesi için bu konuda hassas davranması çok önemlidir. Zira bilimsel bilgi üretmekle iş bitmez. O bilgiyi okunaklı ve okunabilir bir şekilde aktarabilmek gerekir.  

Yazım çok uzadı, farkındayım. Fakat bu konuda epey dolmuştum. Artık yazmanın vakti gelmişti. Umarım akademisyenlere ve yazmakla uğraşan herkese çok faydalı bir yazı olmuştur (dikkat ediniz, “oldukça uzadı” değil, “çok uzadı”, “oldukça dolmuştum” değil, “epey dolmuştum”, “oldukça faydalı” değil, “çok faydalı”=)).

Bundan sonra okurken “offff” dedirten Türkçe Off makaleler görmemek dileğiyle!  

20 Temmuz 2024 Cumartesi

“Malum Yaratık” (İsmi Lazım Değil) Yerine Üç Harfli Dedirten Sözcük Tabusu Üzerine

 

Antik Mısırlılar kelimelerin gücüne ve tılsımına çok inanmışlardır. Bu sebeple olumsuz kelimeleri, olayları ve ölülerin isimlerini (ruhları kendilerine “musallat” olmasın diye) söylemekten/anmaktan kaçınmışlardır. Örneğin Osiris’in Seth tarafından öldürülmesiyle ilgili hikâyeyi anlatıp hiyerogliflerle aktarırlarken “Osiris öldü,” yerine “Osiris yan yattı,” tabirini kullanmışlardır. Böylece ölüm gibi bir olumsuzluğu anarak onu çağırmaktansa bu ifadeyi “yumuşatarak” aktarmayı tercih etmişlerdir. Antik Mısırlıların bu tutum ve davranışlarının ardında “Benzer benzeri çeker,” ilkesinin olduğunu söylemek mümkündür. Zira ölümü anarak onu çekeceğini düşünmek, söz konusu benzerlik ilkesiyle ilgili olmakla birlikte bir tür “sözcük tabusu”nu da beraberinde getirmiştir.

Yazıya antik Mısır’la giriş yapmamın sebebi, Mısır mitolojisiyle ilgili okuduğum bir kitapta gördüğüm “Osiris yan yattı” şeklindeki sözcük tabusudur. Bu ifadeyi gördükten sonra “Kelimelerle ilgili olan bu bloğumda sözcük tabusuyla ilgili bir yazı neden olmasın ki?” dedim ve pek çok şeyde bana ilham olan Mısır mitolojisi, Mısır’ınGizem’i bloğumdan fırlayıp LogoPhile bloğuma gelerek bu yazımın da çıkış noktası oldu=)

Sözcük tabusu en az antik Mısır kültüründe olduğu kadar bizim kültürümüzde de çok tanıdık ve yaygındır. Zira cin yerine “üç harfli” diyen kişilere, ki belki o kişilerden biri de sizsinizdir, çokça rastlamış olabilirsiniz. İnsanlar “cin” adını anarak onu çağırmaktan korktukları için cin yerine üç harfli demeyi yeğlerler. Bu durum sözcük tabusunun kültürümüzde en sık rastlanan örneklerinden biri olmakla birlikte ilk paragrafta bahsettiğim benzerlik ilkesiyle de yakından ilişkilidir. Zira ismi anmak, ismin göndergesiyle eş değerdir. Bu sebepledir ki eski Türkler, günümüzde kurt diye bilinen ve anılan “börü”den korktukları için hayvanın asıl ismini anmak istememişler, börüyü yumuşak vücutlu, omurgasız, bacaksız bir hayvan olan kurt ismiyle anmışlardır. Böylece börü isminin kendilerinde oluşturduğu korku duygusunu kurt gibi yumuşak vücutlu bir hayvan ismiyle “örtmeye” çalışmışlardır. Dolayısıyla sözcük tabusu dilimizde “örtmece” olarak da bilinir. Örtmecenin yanı sıra hüsn-i tabir, güzel adlandırma, edebikelam gibi tabirler de söz konusu örtmeceyi ifade etmek için kullanılan diğer söz öbekleridir. “Ben Latince kökenli terimler kullanmayı seviyorum,” diyenler ise sözcük tabusu ya da örtmece yerine “euphemism” kelimesini kullanabilirler. “Güzel” anlamına gelen “eu” ve “konuşmak” anlamına gelen “phanai” kelimelerinin birleşmesinden oluşan euphemism, dilimizde “öfemizm” veya “yufenizm” şeklinde telaffuz edilebiliyor.

İnsanların ayıp ya da saygısızca gördükleri ifadeleri yumuşatmak için bu ifadeler yerine daha kabul edilebilir ve kibar ifadeleri kullanmayı yeğlemeleri de sözcük tabusu (ya da örtmece, euphemism, hüsn-i tabir vd…) ile ilişkilendirilebilir. Örneğin hela yerine tuvalet, tuvalet yerine de lavabo demek gibi. Bu örnek, aynı zamanda örtmece kelimelerin bir süre sonra ayıp manayı karşılayabilmesi sebebiyle zaman içinde değiştirilebileceğini ve buna bağlı olarak bir “örtmece döngüsü” oluşabileceğini de göstermektedir. Zira helanın örtmecesi olan tuvalet, bir süre sonra “ayıp” karşılandığından “lavabo”, tuvaletin yeni örtmecesi olmuştur. Böylece hela, tuvalet ve lavabodan oluşan bir örtmece döngüsü ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla zamanla lavabo da “ayıp” karşılanırsa lavaboyu örten yeni bir örtmecenin türemesi kaçınılmaz olabilir.

Kültürel faktör, sözcük tabusunun doğuşunda ve buna bağlı olarak örtmece kullanımında çokça etkilidir. Örneğin Türkiye ve Japonya gibi bazı kültürlerde birine doğrudan “hayır” demek “ayıp” ya da “saygısızlık” olarak görülebilir. Bu nedenle Japonya’da “hayır” anlamına gelen “ie” yerine “ee, çottou…” gibi yumuşatıcı örtmeceler kullanılabilir (burada söz konusu Japonca örtmecelerin okunuşlarını yazdım). Türkiye’de de durum bundan farksızdır. Fakat Türkiye’de ilginç bir şekilde bu durum, “hayır” kelimesinin asıl anlamından tamamen saparak günümüzde evet kelimesinin zıddı olarak kullandığımız anlama bürünmesine yol açmıştır. Zira hayır aslında bildiğimiz anlamda hayır manasına gelmez=) Hayır, “hayır işlemek” kelime öbeğindeki “iyilik”, “yararlı olan” gibi anlamlara gelir. Türkçede evet kelimesinin zıt anlamını tam karşılayan kelimeler ise “yok”, “değil”, “olmaz” gibi kelimelerdir. İnsanlar tıpkı Japonya örneğinde olduğu gibi bu olumsuz manadaki kelimeleri doğrudan kullanmayı “saygısızlık” olarak görüp söz konusu kelimeleri kullanmaktan kaçındıkları için “yok”, “değil”, “olmaz” demek yerine “hayır olsun”, “belki bunda da bir hayır vardır” vb. ifadeler kullanmayı tercih ederek bir çeşit örtmece ya da hüsn-i tabir yaptıklarından hayır kelimesi bir süre sonra evet kelimesinin zıddı olarak dilimize yerleşmiştir.

Hayır kelimesinin serüveni kadar ilginç olan bir diğer örtmece ya da sözcük tabusu örneği ise çocuk kelimesinde görülebilir. Zira çocuk kelimesinin günümüzde bilinen ve kullanılan anlamına kavuşmasında eski Türklerin nazardan korkmaları yatar. Çocuklarına nazar değmesin diye onları domuz yavrusu anlamına gelen “çocuk” (çoçka) kelimesiyle anan ve çağıran eski Türklerin böylece bir tür “ters örtmece” yaptıkları söylenebilir. Zira örtmecenin amacı olumsuz bir kelimeyi kullanmamak için onu çağrıştıracak bir güzelleme ya da yumuşatma yapmaktır. Çocuk örneğinde ise nazar değmesinden korkulacak kadar güzel olan bir şeyi kötüleyerek örtmeye çalışmak söz konusudur. Tıpkı günümüzde bazı insanların çocuklara nazar değmemesi için onları “çirkin” diye sevmeleri gibi. Yine de amaç nazar gibi olumsuz bir şeyden korunmak olduğu için çocuk kelimesini de örtmece ya da sözcük tabusu kapsamında değerlendirmek mümkündür. İslamiyetle birlikte domuzun çağrıştırdığı olumsuz anlamlar arttıkça Türkçede çocuk kelimesi domuzu çağrıştıran anlamından iyice sıyrılmış ve böylece günümüzde kullanılan anlamına bürünmüştür.

Çocuk demişken çocukken arkadaşımla aramızda okuma yarışı yapmamıza sebep olan ve arkadaşımdan daha erken bitirebilmek için bir gün boyunca odaya kapanıp gözümü ayırmadan okuduğum (sanırım serinin ikinci kitabıydı) Harry Potter serisindeki sözcük tabusundan da bahsetmeden olmaz. Seriye hâkim olanların tahmin edebileceği üzere seri boyunca serinin kötü karakteri Voldemort’u çağırmamak/anmamak için Voldemort ismi yerine “kim olduğunu bilirsin sen” ya da “ismi lazım değil” gibi ifadeler kullanılarak söz konusu kötülüğün örtülmeye çalışıldığı görülebilmektedir (orijinal dilde söz konusu ifadeler şu şekildedir: “He-Who-Must-Not-Be-Named ya da “You-Know-Who”). Harry Potter’in yanı sıra çok sevdiğim bir film olan 1988 yapımı Beetlejuice (Beter Böcek) belki de söz konusu sözcük tabusu üzerine kurulmuş hatta sözcük tabusunun sağlamasını yapmıştır diyebiliriz. Zira filmi izleyenler bilirler, Beter Böcek’in ortaya çıkabilmesi için ismini üç kere söylemek gerekiyordu. Dolayısıyla isim ve göndergesi arasındaki bağın en güçlü olduğu örneklerden biri olması sebebiyle Bettlejuice, sözcük tabusunun bir sağlaması niteliğindedir demek pek de yanlış olmayacaktır.

Antik dönemlerden (örn. “Osiris yan yattı” örtmecesi gibi) modern zamanlara (örn. “üç harfli” örtmecesi gibi) varlığını sürdüren “kadim” sözcük tabusuna ilişkin örnekler tabii ki burada yazılanlarla sınırlı değildir. Günlük hayatımızda “ayıp”, “sakıncalı”, “müstehcen”, “korkutucu” vb. olumsuzluklar çağrıştıran pek çok kavramı yumuşatıp daha kabul edilebilir bir formda aktarmak için kullandığımız yüzlerce örtmece mevcuttur. Hatta örtmecelerin zamanla asıl anlamı kadar güçlü bir etki uyandırabilmesi, yeni bir örtmece ihtiyacını beraberinde getirdiğinden örtmecelerin sayısı hızlı bir şekilde artabilmektedir. Örneğin bir Türk korku yapımı olan “Üç Harfliler” film serisinde “üç harfliler” örtmecesinin kullanılması, söz konusu örtmecenin de “cin” kelimesi kadar etkili olabileceğini düşündürebilir.

“Bu durumda acaba üç harfli örtmecesi yeni bir örtmeceye mi ihtiyaç duymaktadır?” “Üç harfli yerine başka ne denilebilir ki?” “Ee, ben başlıkta hem cin hem de üç harfli ifadesini kullandım…” “Acaba kullanmasa mıydım?” “Şimdi çağırmış olmaz mıyım?” “Bari üç kere tahtaya vurayım!..”, “Yok yok en iyisi başlığı ‘örteyim’”, “Cin yerine ‘malum yaratık’ ifadesini kullanayım” (dedi iç ses ve örtmece üzerine örtmece kullanarak başlığı değiştirdi=))

22 Temmuz 2023 Cumartesi

Türk Dil Kurumunun Son Güncellemeleri Üzerine

Geçtiğimiz günlerde Türk Dil Kurumu (TDK), sözlükte birtakım güncellemeler yaparak bazı kelimelerin yazımını değiştirdi. Bu güncellemeleri bloguma taşımamın sebebi ise bir önceki “Galatımeşhur, Lugat-ı Fasihten Yeğ Midir?" başlıklı yazımdır. TDK’nin yaptığı değişikliklere baktığım zaman galatımeşhurun, gerçekten de lugat-ı fasihten yeğ olduğunu anladım. Zira TDK tarafından yapılan bazı güncellemelerin, kelimenin halk dilindeki yanlış kullanımından kaynaklandığı ifade edilebilir. Örneğin önceki hâli “kayyum” olan kelime “kayyım”, “pilili” olan kelime “pileli, “boy bos” olan ifade “boy pos”, “kümeden düşmek” olan ifade ise “küme düşmek” olarak güncellenmiş. Dolayısıyla bu güncellemelerde söz konusu ifadelerin halk dilindeki yaygın kullanımından yola çıkılarak, başka bir deyişle galatımeşhurun lugat-ı fasihten yeğ olduğu düşünülerek hareket edildiği söylenebilir. Zira TDK’nin, bu kelimeleri güncellerken halk dilinde yanlış da olsa sıklıkla kullanılan biçimleri benimsediği görülüyor.

Güncellemelerde ilgimi çeken bir diğer husus, “yeşil biber”, “yeşil fasulye,” “yeşil soğan” gibi ifadelerin yazımında yapılan güncelleme oldu. Önceki yazımları bitişik olan bu ifadeler (önceden yeşilbiber, yeşilfasulye, yeşilsoğan olarak yazılıyordu) artık ayrı yazılıyor. Peki ama neden? TDK’nin “Renk ismi ile kurulan sebze, meyve, hayvan ve coğrafi alan isimleri bitişik yazılır,” şeklinde bir kuralı vardı. Artık bu kural yok mu? Bu kural artık yok ise kırmızıbiber neden hâlâ sözlükte bitişik yazılıyor? Yeşil biberin kırmızıbiberden farkı ne? Bu arada renk ismi ile kurulan alabalık kelimesinin de sözlükle hâlâ bitişik yazıldığını ifade etmek isterim.

Kafamı karıştıran bir diğer güncelleme ise “hasır altı” ifadesindeki değişiklik oldu. İfadenin önceki hâli “hasıraltı” şeklinde bitişik yazılıyordu ve bu hâliyle TDK’nin konuya yönelik kuralına da gayet uygundu. Zira TDK’ye göre “Üst, üzeri, alt sözcükleri somut olarak yer bildirmeyen kelimelerin sonuna getirilip soyut bir anlam kazandığında bitişik yazılır.” Örneğin “bilinçaltı, gerçeküstü, yüzüstü, olağanüstü” gibi. Bir işi bile isteye örtbas etmek anlamındaki hasır altı da bunlardan biriydi. Ama artık değil. Peki neden? Bu kural da artık yok mu? Yok ise “bilinçaltı, gerçeküstü” vb. diğer kelimeler neden hâlâ bitişik yazılıyor? Hasır altının diğer kelimelerden ne farkı var?

Yukarıdaki sorular ve belirsizliklerin dışında yerinde bulduğum güncellemeler de yok değil. Örneğin önceki hâli “unvan” olan kelime “ünvan”, “Allah müstahakını versin” olan ifade ise “Allah müstahakkını versin” olarak güncellenmiş. Zira makale redaktörlüğü yaparken yazarların ünvan olarak hatalı yazdıkları kelimeyi unvan olarak değiştirmekten yorulmuştum (bu arada Word hâlâ unvan olarak otomatik düzeltiyor=)). Öte yandan “layık” anlamına gelen müstahak kelimesinin ise belirtme eki aldığından neden müstahakkı değil de müstahakı olarak yazıldığını merak etmiyor değildim. Burada TDK’ye bir öneri yapmadan geçemeyeceğim. Halk ağzında söz konusu kelimenin müstahak olarak değil de sıklıkla müstehak olarak, yani –a harfi yerine –e harfi ile kullanıldığına şahit oluyorum. Gözlemci yanlılığı yapmak istemem tabii. Belki de sadece benim çevremdeki insanlar müstahak yerine müstehak kelimesini tercih ediyorlardır. Yine de bu konunun araştırılmaya değer olduğunu belirtmeliyim. Belki bir sonraki güncellemede yine galatımeşhur, lugat-ı fasihten yeğ olup müstahak yerine müstehak benimsenebilir. Sadece bir öneri=)

Bonus:

TDK’nin bazı yabancı kelimelere bulduğu Türkçe karşılıklara bazı örnekler:

Aspiratör-Emmeç

First Lady-Başbayan

Navigasyon-Yolbul

Petrol-Yer yağı

Self-servis-Seçal

Smoothie-Karsanbaç

TDK’nin bazı yabancı kelimelere Türkçe karşılık bulduğu örneklerle yazımı sonlandırırken yeri gelmişken bir sonraki yazıma ilişkin de spoiler vermek isterim. Çeviri stratejileri!

Bu arada spoiler kelimesine TDK tarafından henüz bir Türkçe karşılık bulunmadı sanırım. Sizce spoiler kelimesinin Türkçe karşılığı ne olmalı?

9 Temmuz 2023 Pazar

Galatımeşhur, Lugat-ı Fasihten Yeğ Midir?

Arapça kökenli bir sözcük olan galat, yanlış kelime veya söz anlamındadır. Halk arasında yanlış kullanıla kullanıla zamanla hatalı söylenişleri benimsenip meşhur olan ve bu hâliyle kabul gören kelimeler ve deyimler galatımeşhur olarak bilinir. Galatımeşhur bir kelime, atasözü ve deyim, sık kullanım sonucunda doğrusunun yerini alır. Başka bir deyişle aslına galip gelir. Dolayısıyla galatımeşhuru, doğru bilinen yanlış olarak tanımlamaktansa yanlışın doğrunun yerini alarak benimsenmesi şeklinde tanımlamak daha uygun olur.

Galatımeşhur uzunca bir süre kullanılırsa galatımeşruya dönüşür. Zira galatımeşhur olmuş bir kullanımın halk arasında değiştirilmesi ve doğru anlamıyla kullanılması pek de mümkün olmaz. Hatta doğru şekliyle kullanılırsa anlaşılmak bir yana, bilakis pek çok yanlış anlaşılmayı beraberinde getirebilir. Tıpkı bir önceki cümlede kullanmış olduğum “bilakis” kelimesinde olduğu gibi. Her ne kadar burada doğru anlamıyla kullanılmış olsa da bilakis kelimesi halk arasında çoğunlukla bilhassa kelimesi yerine kullanılarak bir galatımeşhura dönüşmüş durumdadır. “Tam tersine” anlamına gelen bilakis, “özellikle” anlamına gelen bilhassa kelimesi yerine kullanılarak bir galatımeşhur olmaktan kaçamaz.

Galatımeşhur kullanımların en ilginç özelliklerinden biri galatımeşhur bir kelimenin zamanla doğru anlamının tam tersi bir anlam kazanarak benimsenmesidir. Fakat burada galatımeşhurun bir kontranime dönüşmektense sadece asıl anlamının zıddı sayılabilecek bir anlama büründüğünün bilinmesi gerekir. Zira kontranim, zıt anlamlara gelen iki anlam barındıran kelimelerdir. Örneğin İngilizcede  “toz”, “kir” gibi anlamlara gelen dust kelimesi aynı zamanda “temizlemek”, “düzenlemek” gibi tam tersi anlamları da karşılar. Türkçede ise kontranime örnek olarak “dehşet” kelimesi verilebilir. Zira dehşet, hem “korkunç bir şey karşısında duyulan ürküntü” hem de “olağanüstü şeyler karşısında olumlu yönde şaşma” anlamlarını karşılar. Örneğin “Yılan görünce dehşeye kapıldı,” ve “Dehşet bir güzellik,” cümlelerinde olduğu gibi. Öte yandan paragrafın başında bahsi geçen özellikte bir galatımeşhur ise asıl anlamının tam tersi sayılabilecek sadece tek bir anlama bürünür. Örneğin “müthiş” kelimesinde olduğu gibi. Zira gerçekte “korkunç”, “korkuya düşüren”, “dehşetli (korkunç anlamında)” gibi anlamlara sahip olan müthiş, halk arasında zamanla gerçek anlamının tam tersi sayılabilecek “muhteşem” anlamıyla benimsenmiştir ve hâlâ da bu anlamıyla kullanılır. Bu durumda galatımeşhur olan müthiş, zamanla galatımeşruya dönüşürse ve “muhteşem” anlamıyla da sözlüklere resmi olarak girerse bir kontranim hâline gelmiş olur.

Halk arasında kulaktan kulağa yanlış aktarılıp hatalı kullanılarak galatımeşhura dönüşmüş pek çok atasözü ve deyim de mevcuttur. Örneğin doğru kullanımı “Kısa kes, Aydın abası olsun” (Aydın’daki efelerin abalarının kısa olması sebebiyle) olması gereken ifadenin, “Kısa kes, Aydın havası olsun,” şeklinde ya da doğru kullanımı “Sü uyur, düşman uyumaz,” (sü, asker, ordu gibi anlamlara gelir) olması gereken ifadenin “Su uyur, düşman uyumaz,” şeklinde kullanılması gibi. Buna ek olarak sıklıkla “Göz var, nizam var,” şeklinde hatalı kullanılan ifadenin aslı “Göz var, izan var,” şeklinde, “ince eleyip sık dokumak” ifadesinin aslı ise “ince eğirip sık dokumak” şeklindedir.

Galatımeşhur kelimelerin en ilginç özelliklerinden bir diğeri de “anlam çiftlenmesi” olayıdır. Bu özelliği anlam çiftlenmesi olarak tanımlıyorum. Zira bu türdeki galatımeşhurlar, zaten kelimenin özünde mevcut olan anlamın, kelimeye birtakım ekler ve/veya ifadeler eklenerek “çiftlenmesiyle” oluşuyor. Burada dikkat edilmesi gereken, anlamın “pekiştirilmesi” değil, “çiftlenmesi”dir. Dolayısıyla bu tür galatımeşhurlarda anlamın pekiştirilmesi söz konusu değildir. Bilakis bu durum, anlatım bozukluğuna sebep olur. Örneğin özünde “ince fark, ayırtı” anlamını taşıyan nüans kelimesi, “ince bir nüans” şeklinde kullanıldığında bu türden bir galatımeşhura dönüşür. Benzer şekilde sıklıkla “evlatlar”, “evliyalar” şeklinde “sözüm ona” çoğul kullanılan galatımeşhurlar da anlam çiftlenmesi olayına örnektir. Zira evlat (çocuklar) kelimesi zaten velet (çocuk) kelimesinin çoğulu, evliya kelimesi de veli kelimesinin çoğuludur. Fakat velet kelimesi, halk arasında çocukları azarlamak için kullanılan bir söz olarak benimsendiğinden (galatımeşhura dönüştüğünden) bu kelimenin sözlüklere söz konusu azarlama anlamıyla da girmiş olduğunun bilinmesi gerekir.

Galatımeşhurlar, yanlış duyma sonucu hatalı kullanılarak dile geçip benimsenen kelime ve ifadelerdir. Dolayısıyla galatımeşhurun oluşmasındaki en önemli etken, kelimenin yanlış duyulmasıdır. Galatımeşhurların zamanla gerçek anlamının yerini alması ve gerçek anlamını unutturması sebebiyle galatımeşhurlar, bu yazının başlığında da kullanılan deyişle ifade edilerek “lugat-ı fasihten yeğ (evlâ)” olarak nitelendirilir. Bu deyiş, “çok bilinen ve yaygın kullanılan bir yanlış ifadenin, sözlükteki doğrusundan daha iyi (yeğ) olduğu” anlamına gelir. Bu deyişe katılmıyorum. Bir kelimenin yanlış/hatalı kullanıla kullanıla gerçek anlamının yok olması ve galatımeşhurun gerçek anlamı bir virüs gibi ele geçirerek yok etmesi bana göre “daha iyi” bir şey değil. Zira bir galatımeşhur, toplumun her kesimi tarafından benimsenmemiş olabilir. Yani bir galatımeşhur, galatımeşruya dönüşmemişse beraberinde karışıklık getirebilir. Bu noktada arkadaşının “Nasıl görünüyorum?” sorusuna kelimenin asıl anlamını kullanarak “Müthiş!” diyen biri, arkadaşının bu ifadeyi “muhteşem” olarak algılaması sonucunda kelimeyi doğru anlamıyla kullanmış olmasına rağmen duygularını doğru bir şekilde ifade edememiş olur. Dolayısıyla bir galatımeşhur, galatımeşruya dönüşmediği sürece lugat-ı fasihten yeğ olamaz.

Galatımeşhurun oluşmasındaki en önemli etkenin, kelimenin yanlış duyulması ve bu hâliyle kullanıma girmesi olduğunu yukarıdaki paragrafta belirtmiştim. Öte yandan yanlış yazıla yazıla hatalı kullanılan kelimeler de mevcuttur. Buna ilişkin örnekleri bir önceki yazımda bulabilirsiniz. Bir önceki yazımla birlikte LogoPhile blogumda kelimelerin hatalı kullanımına ilişkin küçük bir seri oluştuğunu fark ettim. Bu seriyi “hatalı çeviri örnekleri” ve “çeviri facialarıyla” devam ettireceğime ilişkin bir spoiler verip yazımı sonlandırıyorum. 

Mor Nazar Boncuğunun Bana Çağrıştırdıkları

Geçtiğimiz günlerde yeni bir dükkân açan yakın arkadaşıma hediye olarak mor bir nazar boncuğu getirdim. Arkadaşımın mor nazar boncuğuna verd...