13 Temmuz 2021 Salı

Occam'ın Usturası ve Günlük Hayattaki Yansımaları Üzerine

 

Çoğu zaman karmaşık düşüncelerle beynimizi yorabiliyoruz. Karşılaştığımız bir olay ya da durumu basit ya da akla ilk gelebilecek bir sebeple açıklamak yerine dallanıp budaklandırabiliyor ve gereksiz düşüncelerle işin içinden çıkamayacak bir hâle bürünebiliyoruz. Bu durum sadece günlük hayatta karşılaştığımız olaylar, durumlar ya da kişisel ilişkilerde değil, akademik ve bilimsel konularda da karşımıza çıkabiliyor. Örneğin bilimsel bir makale yazarken makalenin özet kısmı çoğunlukla 100 kelime ile sınırlandırılır. 100 kelime ile koca makaleyi en iyi şekilde özetlemeniz, sade bir şekilde makaleyi sunmanız beklenir. Ya da bilimsel bir model geliştirirken kuracağınız modelin sade, anlaşılır ve karmaşıklıktan uzak olması, o modelden en iyi sonucu elde etmeniz için oldukça önemlidir. Sadelik ise sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Ne de olsa Leonardo Da Vinci’nin de söylemiş olduğu üzere “Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir.”

Günlük hayatta sadelik ya da sadeleşme için Ockham’ın Usturası ilkesi benimsenebilir. Felsefede bir tutumluluk ilkesi olarak ifade edilen ve zamanda Occam’ın Usturası biçiminde anılan söz konusu ilke, zorunlu olmadıkça olasılıkların çoğaltılmaması gerektiğini ifade eder. Zira felsefede ustura, olasılık dışı açıklamaları ortadan kaldırmak ve gereksiz eylemlerden kaçınmak için kullanılan bir metafordur. “Peki Occam da nereden geliyor?” derseniz kelimenin, mucizeler fikrini savunmak için basitliği tercih eden Ockhamlı rahip William’dan geldiğini söyleyebiliriz.

Occam’ın usturası ilkesine göre en basit ve sade olan açıklama, genellikle en doğru olan açıklamadır. Tabii burada basitlikten “kolaylık” manasının çıkarılması gerekip gerekmediğini sorgulayabiliriz. Zira söz konusu ilke farklı şekillerde yorumlanmış ve kimi yerde sadelik kimi yerde ise basitlik vurgusu yapılmıştır. Basitlik ve sadelik ise aslında birbirinden oldukça farklı kavramlardır. Bu yazıda daha çok sadelik açısından söz konusu ilkeyi ele alıp günlük hayattaki yansımalarını kısaca açıklamaya çalışacağım.

Occam’ın usturası metaforundaki usturanın gereksiz varsayımların tıraşlanmasını ifade ettiğini belirtmiştim. Dolayısıyla Mısır piramitlerinin nasıl yapıldığını sorgularken bunu uzaylılara bağlıyor iseniz Occam’ın usturasından pek nasiplenmemişsiniz demektir. Çünkü uzaylıları işin içine dâhil ettiğinizde açıklanması gereken yeni sorularla karşılaşırsınız: Uzaylılar ne zaman geldi? Mısırlılara neden/nasıl yardım ettiler? Bizi gözetliyorlar mı? Neden piramitleri inşa ettiler? vb. pek çok soru gibi… Oysaki Antik Mısırlı binlerce işçinin beden gücüyle taş blokları kaydırarak ya da beton dökme tekniğiyle piramitlerin inşa edildiğini açıklarsanız Occam’ın usturası sizinle demektir. Zira söz konusu açıklamalar akla daha yatkın, basit ve sade olduklarından yeni sorular doğurma olasılıkları düşer. Ve genellikle de bu tür açıklamalar en doğru olandır. Tabii Occam’ın usturası ilkesini benimsiyor iseniz.

Peki insanlar karmaşık bir varsayıma inanmayı, sade bir varsayıma inanmaya neden daha çok tercih ederler? Beynimize işkence etmeyi sevdiğimiz için mi? Büyük İskender gibi Gordion düğümünü kılıçla çözmek dururken-ki burada İskender’in, Occam’ın usturasının ilk temsilcilerinden olduğunu anlayabiliriz=)-neden varsayımları çoğaltarak hem kendimizi yorarız hem de sorunu çözümden uzaklaştırırız? Occam’ın usturası yerine “şeytan ayrıntıda gizlidir” mottosunu benimsemek tabii ki tercih meselesidir. Hatta belki de gereklidir; fakat Occam usturası da fazla ve gereksiz düşüncelerle kafa yoranlar için kurtarıcı bir ilke olabilir.

Büyük İskender Gordion düğümünü kılıç darbesiyle çözerken

Öte yandan insan ilişkilerinde ise Occam’ın usturası çoğu zaman kullanışlı bir ilke olmayabilir. Örneğin konuşurken Occam’ın usturasını benimserseniz çok gereksiz ya da boş konuşmamış olursunuz. Genellikle kısa ve net ya da az ve öz konuşursunuz. Böyle bir durumda ise “ay bu da hiç konuşmuyor, dut yemiş bülbül gibi, ağzı var dili yok” vb. eleştirilere maruz kalabilirsiniz. Yani konuşurken kullandığınız kelime sayısı açısından ekonomik davranmayı benimsemiş olsanız bile “çok laf, az iş” mottosunu benimseyen insanlar arasında takdir görmeniz pek mümkün olmayabilir. Hâl böyle olunca siz de ortama ayak uydurmak için çok ve boş konuşmayı deneyebilirsiniz; fakat o da ne?! Bu sefer de “ay bu da ne geveze, ne boş konuşuyor” şeklinde eleştirilerden nasibinizi alırsınız; sonunda günlük hayatta asıl işleyenin Occam’ın usturası ilkesi değil, Murphy kanunları olduğunu anlarsınız. Tıpkı makyaj yapınca “ay o ne kızzz, düğüne mi gidiyosun, hahaha!”, makyaj yapmadığınızda ise “kızz hasta mısın, yüzün gözün solmuşş!”, “yüzüne bir şeyler sürseydin keşkee!” vb. yorumlar gibi. Bu noktada Occam’ın usturası ilkesi benimsenerek yazılmış ve çok sevdiğim Göksel tarafından seslendirilmiş şu şarkı sözleriyle yazıyı sonlandırmak isterim:

“Boş ver kılıfımı boş ver, benim içim güzel

  Boş ver süsü püsü boş ver, sade sade bana gel.”


2 Temmuz 2021 Cuma

Konuştuğun Dil, Kaderin Midir?

Konuştuğumuz dil, düşünce yapımızı şekillendirir mi? Ana dilimiz, dünyayı nasıl algıladığımız üzerinde etkili mi? Sapir-Whorf hipotezi, bu soruları ortaya atmış ve ana dilimizin düşünce yapımızı ve dünyayı algılayışımızı etkilediğini öne sürmüştür.

Dilbilimci Edward Sapir ve ondan etkilenerek mühendis olmasının yanında dilbilime gönül verip çalışmalar yapan Benjamin Lee Whorf, farklı zamanlarda yaptıkları çalışmalarla ana dilin düşünce yapısı ve algılama üzerinde etkili olduğunu ifade etmişlerdir. Destekledikleri bu görüş de zamanla Sapir-Whorf hipotezi olarak anılmaya başlamıştır.

Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkarsak şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Bir Alman ve bir Türk, konuştukları dilden dolayı dünyayı aynı şekilde algılamazlar ve düşünce yapıları da birbirinden oldukça farklıdır. Burada “bir Alman, bir İngiliz, bir Fransız ve bizim Temel” ile başlayan fıkraları anmadan olmaz tabii=). Konumuza dönecek olursak söz konusu hipotez, kendi dilimiz ya da kullandığımız sözcükler (dolayısıyla kelime hazinesinin genişliğinin önemi burada ortaya çıkıyor) kadar dünyayı algıladığımızı ifade eder. Dilde sözcüklerin nasıl konumlandırıldığı, nasıl türetildiği (sondan ekleme vb. gibi), sözcük sayısı  vb. her unsur, düşünce ve algıyı şekillendirir. Dolayısıyla eylemi cümlenin sonunda olan Türkçe ve Japonca gibi dilleri konuşanlar süreç odaklı, eylemi özneden hemen sonra gelen İngilizce ve Almanca gibi dilleri konuşanların ise eylem odaklı düşünce yapılarına sahip oldukları düşünülebilir. Zira İngilizce ve Almanca konuşulan ülkelerde sonuç odaklı hareket edildiği ve “evet” ya da “hayır” gibi sonuç bildiren kelimelerin daha kolay bir şekilde kullanıldığına şahit olabiliriz. Öte yandan Türkiye ve Japonya’da ise kolay kolay “evet” ya da “hayır” gibi sonuç odaklı kelimeler direkt olarak pek söylenmez. Önce evet ya da hayır cevabının sebebi açıklanır, sonra evet ya da hayır denir, sonra da “ama” ile devam edilir=)

Sapir-Whorf hipotezini esnek bir şekilde ele alırsak aynı dili konuşan iki insanın, kullandıkları kelimelerle dünyayı algılayabileceklerini ve düşünce yapılarını şekillendirebileceklerini söyleyebiliriz. Zira hipotez, düşünce yapısını kullanılan kelimelerin şekillendirdiğini de ifade etmektedir. Kimisi günü sadece yirmi kelime kullanarak geçirirken kimisi, kelime hazinesinin de elverdiği ölçüde daha çeşitli kelimeler kullanarak günlük hayatına devam edebiliyor. Kişinin ana dilinde kelime bilgisi ne kadar az ise o kadar dar kapsamlı düşünebileceğini, söz konusu hipotezi arkamıza alarak öne sürebiliriz.

Peki insanlar ortak bir dilde buluşursa ne olur? Yani Tolkien evreninin ortak dili Westron, ya da dünyamızda en yaygın kullanılan dil olması sebebiyle ortak dil olarak kabul edilen İngilizce gibi bir dili konuşarak herkes aynı düşünce yapısına sahip olabilir mi? Hipoteze göre hayır. Zira İngilizce konuşuyor olsanız bile ana dilinizine göre dünyayı algılamaya ve düşünce yapınızı şekillendirmeye devam edersiniz. İngilizce konuşan biriyle anlaşmak için İngilizce cümle kurmadan önce Türkçe düşünüp düşündüklerinizi İngilizceye çevirmeye çalışırsınız mesela. İşte bu durum, ana dilin düşünce yapımızdaki etkisini ortaya koyar. Tabii ki burada yurtdışında yetişmiş ve farklı dilleri “ana dili” gibi konuşan kişilerin düşünce yapılarını da incelemek gerekir. Örneğin hem Türkçeyi hem de Almancayı ana dili gibi bilip konuşan kişiler, Almancanın sonuç odaklılığı ve Türkçenin süreç odaklılığı arasında bir yerlerde midir? Bu konu araştırılmaya muhtaç görünüyor.

Ortak bir dilde buluşmaktan konu açılmışken günümüzde emojiler aracılığıyla dünya üzerinde herkesin ortak bir iletişim aracı kullandığını söyleyebiliriz; fakat emojileri dil olarak değerlendirme yanılgısına düşmemekte fayda var. Hatta ne yazık ki aşırı emoji kullanımı sebebiyle cümle kurmaktan muzdarip/cümle kurmayı unutan insanların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor. Emojilerle ilgili beni rahatsız eden bir diğer durum da bir dönem sosyal medyada bir hayli popüler olmuş olan bir benzetme:


Evet, platform Antik Mısır platformum değil; ama yine de Antik Mısır’a selam göndermeden yapamadım=) İlgili görselde vahim bir şekilde emojiler Antik Mısır hiyerogliflerine benzetilmiş. Hiyerogliflere yapılan bu haksızlığı kınadığımı belirtmekle birlikte emoji kullanmadan mesaj attığım zaman moralimin bozuk, canımın sıkkın ya da trip attığımı düşünen arkadaşlarıma da emojileriniz bol olsun diyorum=) Emoji dönemi öncesinde kullandığımız (=), =(, =/, =s, =d vb.) işaretler de ne yazık ki günümüz emoji evreninde duygularımızı aktarmakta yetersiz ya da karşı tarafa karşı mesafeli olduğumuz yönünde algılanabiliyor. Ya da belki de gerçekten böyle bir duruşumuz olduğunu belirtmek için emojiler yerine bahsi geçen işaretleri kullanabiliyoruz. Bu durumu da “Dil Beklenti Teorisi” ile açıklamak mümkün aslında; fakat konudan çok sapmamak için söz konusu teoriyi başka bir yazıya bırakayım.

Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkarsak Konuştuğumuz dilin zaman algımızı da şekillendirdiğini de düşünebiliriz. Zaten bu yönüyle hipotez, Arrival (Geliş) adlı filme konu olmuştur. Filmde dünyamıza gelen uzaylıların (hektapotlar) dilini çözen dilbilimcimiz, lineer zaman algısından sıyrılıp dairesel zaman algısıyla düşünmeyi ve böylece zamanın ötesine geçmeyi başarır. Zira konuştuğumuz dilden ve diğer dillerden de anlaşılacağı üzere zaman algımız lineerdir. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman olmak üzere bir düzlem boyunca ilerleyen bir zaman algımız var.


(Arrival filmindeki hektapotların dairesel zaman algısı temelli yazı dilleri)

Hipotezi daha da irdeleyecek olursak konuştuğumuz dilin zaman algımızı şekillendirdiği sonucu ortaya çıkar. Peki gerçekten de dil mi zaman algımıza yön veriyor yoksa zaman mı dilimizi şekillendiriyor? Zaman algımız olan lineer zaman, neden-sonuç ilkişkisine bağımlıdır. Dairesel zaman algısı ise neden-sonuç ilişkisinden bağımsızdır. Dairesel zaman demişken Shirley Jackson’ın Tepedeki Ev romanından uyarlanmış bir dizi olan The Haunted of Hill House (1. Sezon)’da Nell karakterinin sözlerine de değinmek gerekir. Nell’in de dediği üzere zaman doğrusal değildir. Zira diziyi izleyenler hatırlayacaklardır ki karakterimiz “bent-neck lady” olarak çocukluk haline gözüküp onu korkutmaktadır, yani zaman içinde gezinmektedir. Burada akıllara şu soru gelebilir: Nell bent-neck lady olarak çocukluk halini korkutup onun ölümüne sebep olsaydı tarih sahnesinden yok olur muydu? Lineer zaman algına göre evet. Fakat Arrival filmindeki hektapotların dairesel zaman algısına göre hayır. Bu durum sadece yeni bir paralel evren  yaratırdı ve orada Nell, meydana gelmezdi. Bu arada zaman algısıyla ilgili kafanız yeteri kadar karışmadıysa daha çok kafa karışıklığı için Dark’ın tüm sezonları izlenebilir. 

(Nell karakterinin döngüsel bir zaman içinde olduğunu ifade edebilecek replikleri)

Sonuç olarak Sapir-Whorf hipotezine göre konuştuğumuz dil düşünce yapımızı, dünyayı algılayışımızı ve zaman algımızı etkilemektedir. Bu önermeden yola çıkarak şöyle bir akıl yürütme yaparsam çok mu zorlama olur? Bunu size bırakıyorum:

Dil düşünceyi ve algılayışı etkiler-düşünce ve algılayış, seçimlerimizi etkiler-seçimler, kaderimizi şekillendirir. Dolayısıyla dil kaderi etkiler.

Yani “doğduğun ev, kaderindir” gibi “konuştuğun dil, kaderindir” çıkarımı yapabilir miyiz? Bence üzerinde düşünmeye değer=)

21 Nisan 2021 Çarşamba

Tılsımlı Sözler Üzerine...

 “Sözcükler öyle güçlüdür ki tutku ve azimle telaffuz edildiklerinde doğanın düzenini altüst edebilir, depremlere, fırtınalara, kasırgalara neden olabilirler.”

(Francis Barrett, The Magus)

İngiliz okültist Barrrett’in de söylediği gibi sözcük deyip geçmemek gerekiyor. Sözcükler sadece kendisini oluşturan harflerden ya da sahip olduğu anlamlardan ibaret değildir. Harflerin tınısı, titreşim enerjisi ve birbiriyle uyumu, anlamı/anlamları ve sözcüğü söyleyenin sesi/tonlaması bir araya gelerek sözcüğe asıl manasını kazandırır. Yani aslında sadece söylenen söz değil, sözün nasıl söylendiği de oldukça önemlidir. Dolayısıyla sözcüğe sihir kazandırıp onu tılsımlı hale getiren de sözün özündeki titreşim ve mana ile söyleyenin sesindeki tutku ve enerjidir.

Sihirli ya da tılsımlı sözler denildiğinde çoğu kişinin aklına gelen ilk söz belki de “abrakadabra”dır. Bu sözün, antik bir dil olan ve Hz. İsa’nın konuştuğu dil olduğu söylenen Aramice olduğu düşünülür. Abrakadabra, Aramice’de “söylediğim gibi yaratacağım” ya da “konuşurken var ediyorum” (benim favorim budur=)) gibi anlamlara gelir. Hastalıklara karşı koruyucu ya da iyileştirici bir gücü olduğu düşünüldüğünden eski dönemlerde (örn., İ.Ö. 3. yüzyılda tarihlenen bir kitapta ve M.S. 2. yüzyılda yazılan bir şiirde geçtiği bilinir) içinde abrakadabra yazılı muskalar, hastalar tarafından kullanılmıştır.

Abrakadabra üçgeninin  Aramice yazımı

Abrakadabra üçgeni











Abrakadabra sözcüğü üçgen şeklinde yazıldığında hastadaki rahatsızlık ruhunun (enerjisinin) yok edilebileceği düşünülmüştür. Üçgen şeklinin güç, kudret, dayanıklılık gibi eril ve tepe noktası aşağıda olan şekilde (yukarıdaki görseller gibi) konumlandırıldığında bereket, doğum, yaratıcılık gibi dişil enerjiyi bir arada barındırdığı göz önünde bulundurulduğunda kelimenin bu şekilde yazılmasıyla iyileştirici gücünün artırılacağına inanılmasının sebebi açıklanabilir.

Abrakadabra sözcüğünün ters üçgen şeklinde yazılmasıyla hastalıklara şifa olabileceği inanışı, sözcüklerin taşıdığı mana ve söylenişi kadar yazılışının da önemli olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu noktada tılsımlı sözcük kategorisinde değerlendirilebilecek palindrom ve tarihteki ilk palindrom olan “sator karesi”nden bahsetmek gerekir. Palindrom, düz ve ters okunuşu aynı olan kelime, cümle, sayı ve notaları ifade etmek için kullanılan ve Antik Yunan’dan beri var olan bir terimdir. Zira terimin sözcük anlamı da “ters giden, geri geri koşan kişi” dir. Örneğin 121, küçük, kazak ve  “traş adama şart” şeklindeki örnekler, palindroma örnek olarak gösterilebilir. Sator karesi ise tarihte bilinen ilk palindrom örneği olarak kabul edilir. 

Roma Sator Karesi, tarihte bilinen ilk palindrom örneği olup Pompeii kalıntılarında bulunmuştur.

Harflerin palindrom oluşturacak şekilde tekrarlanmasıyla meydana getirilmiş olan sator karesinin tılsımlı olduğu düşünülmektedir. Söz konusu karenin tam ortasına denk gelen “tenet” kelimesinin, dikey ve yatay eksen boyunca kesişerek haç işareti oluşturduğu da iddialar arasındadır. Hatta Christopher Nolan’nın Tenet isimli filmine de ilham kaynağı olan sator karesidir.  Zira filmde sator karesinin içindeki kelimeler, filmdeki bazı karakterlerin ismi olarak kullanılırken filmin ismi de zaten sator karesinin merkezindeki tenettir.  

Christopher Nolan'ın Sator Karesi'nden esintiler taşıyan Tenet filminin afişi

Sator karesini oluşturan ve palindrom biçiminde yazılmış olan Latince kelimelerin anlamsal karşılıklarına bakıldığında “çiftçi Arepo Dünya’nın dönüşünü sağlıyor.”, “çitfçi Arepo çarkları gayretle tutuyor.”, “çiftçi Arepo tekerlerin dönmesini sağlıyor.”, “çiftçi Arepo sabanı güçlükle tutar.” vb. alternatif çeviriler karşımıza çıkıyor. Çiftçi ya da ekici Arepo (tohum atan) ile Tanrı’nın simgelendiği ve tekerlerin dönmesi ile tanrının kendi yarattıklarını (yapıtını) koruduğu ve kolladığı şeklinde yorumlar da mevcuttur. Sator karesinin de tılsımlı olduğu düşünülmüş ve kötü varlıklardan koruyucu gücüne inanıldığından evlerde nazarlık gibi kullanılmıştır. 

Sözcüklerin tılsımı konusunda Japon kültürüne has “kotodama” inanışından da bahsetmek gerekir. “Sözcük cini” anlamına gelen kotodama, sözcüklerde mistik güçlerin yer aldığını ve bu nedenle sözcükler ile bedeni, zihni ve ruhu etkileyebileceğimizi ifade eder. Belki de bu inanıştan etkilenmiş olsa gerek, Japon yazar ve girişimci Masaru Emoto, suya kötü sözler söylediğinde suda çirkin kristaller oluştuğunu, güzel sözler söylediğinde ise güzel kristaller oluştuğunu iddia etmiştir. Tüm bu iddialarını topladığı Sudan Mesajlar isimli kitap serisini çıkarmış ve bu seri oldukça satmıştır. Her ne kadar Emoto’nun iddialarının bilimsel dayanağı olmayıp yapılan deneyler sonucunda tüm bu iddialar çürütülmüş olsa da yine Emoto’nun pazarladığı, güzel sözler söylenmiş (okunmuş sular misali=)) ve bu nedenle güzel kristaller barındıran sular şişelenip satışa sunulmuş ve milyonlarca kişi bu suları satın almıştır.

Emoto tarafından iltifat edilmiş suda oluşan kristaller yukarıda. Kristallerin çiçek gibi olduğu görülebilir. Kötü sözlere ve metal müziğe (Emoto'nun metal müziğe bakış açısını da anlamış olduk=)) maruz bırakılmış suda oluşan kristaller ise altta. Söz konusu kristallerin ise çürümüş, ölü ve solgun göründükleri göze çarpıyor.

Mana, ses, söyleniş biçimi,  harflerin titreşimi, yazım biçimi… Tüm bunlar, bir söze tılsımlı olma özelliği kazandırabilir. Tüm bunlarla birlikte bana göre sözü tılsımlı hale getiren en önemli unsur ise inançtır. Emoto’nun iltifat edilmiş sularını sattıran, abrakadabra’yı belki de dünyanın en büyülü sözlerinden biri haline getiren, sator karesini kötülüklerden korusun diye evin duvarlarına astıran şey inançtır. İnanmadığımız bir sözden etkilenmeyiz. İnandığımız zaman ise söz, asıl gücünü ve tılsımını kazanmış olur, ama yürekten inanıyorsak. Barrett’in cümlesinde geçen “sözü tutku ve azimle telaffuz etmek” eylemi işte tam olarak budur. Tutkuyla/inançla söylenen her söz, havada hareket ettirici bir güç oluşturur. Bu noktada yazıyı Edgar Allan Poe’nun Sözcüklerin Gücü (1845) isimli kısa hikâyesinde geçen şu cümleyle sonlandırmak isterim. Hikâyedeki Agathos şöyle der:

“…bu vahşi gezegeni birkaç tutkulu sözcükle yaratalı üç yüz yıl oluyor…”

1 Kasım 2020 Pazar

Yazı Tipi Deyip Geçme! Seni Rezil de Eder, Vezir de! (Bölüm 1)

LogoPhile bloğum kelimelerle ilgili olunca kelimeleri oluşturan harfleri şekillendiren yazı tipleriyle ilgili bir şeyler yazmak istedim…

İşte, okulda, sokakta, televizyonda, kısacası günlük hayatımızın hemen hemen her alanında farklı yazı tiplerine maruz kalıyor ve onları kullanıyoruz. Peki yazı tiplerinin de tıpkı insanlar gibi karakter sahibi olduğunu hiç düşündünüz mü?

Aslında her yazı tipinin kendine has bir karakteri ve hikayesi var. Bu nedenle onları kullanırken bu unsura dikkat etmemiz gerekiyor. Yani onların da bir karakteri olduğuna. Aksi takdirde bizimle veya yazı içeriğimizle uyuşmayan bir yazı tipi seçme ihtimalimiz artar. Böyle olduğunda ise istemeden ciddiyetsiz bir imaja bürünebilir, ya da samimi bir ortamda istemeden mesafeli bir imaj yüklenebiliriz.

Yazı tipleri genel olarak tırnaklı ve tırnaksız fontlar (yazı tipi) olmak üzere ikiye ayrılır. Tırnaklı, nam-ı diğer şerif (Köken: Latince) fontlar, harfleri oluşturan çizgilerin sonunda yer alan küçük çıkıntıları barındıran fontlardır. Örneğin Times New Roman, şerif-yani tırnaklı- fontların en meşhurudur. Tırnaklı fontların nasıl ortaya çıktığı konusu hala belirsizliğini korurken konuyla ilgili iki görüş bulunmaktadır: Birincisi, Antik Roma döneminde harfleri taşlara kazıyan katiplerin, kazıdıkları boşlukları boyarken taşırma yapması sonucunda tırnaklı fontların ortaya çıktığı yönündedir. İkinci görüş ise taşlara kazınan harfleri oluşturan çubukların, daha estetik bir görünüm kazanması için sonuna küçük çıkıntılar eklenmesi sonucunda tırnaklı fontların ortaya çıktığını ifade eder. Nedense ikinci görüşe kendimi daha yakın hissediyorum. Belki de ilkokul yıllarımda benim de içgüdüsel olarak harflerin yanına daha güzel görünmeleri için küçük çıkıntılar çizmemden kaynaklanıyordur bu his😊

Tırnaklı fontlar kıvrımlı ve ince hatlara sahip oldukları için feminen olarak tanımlanırlar. Klasik bir havaları vardır. Kişiye güven verirler. Ağırdırlar. Bu nedenle resmi ve ciddi ortamlarda tırnaklı fontları görmek mümkündür. Ayrıca uzun metinlerde yazının daha kolay okunmasını sağlarlar. Sayfada da tırnaksız fontlara göre daha az yer kapladıklarından olsa gerek, kitaplarda ve makalelerde sıklıkla tırnaklı fontlar-özellikle de Times New Roman-kullanılır.

Tırnaksız fontlar, nam-ı diğer sans serif (köken: Latince, şerifsiz anlamına gelir, ‘’sans’’ eki ‘’-sız, siz’’ anlamı katar. Ve evet, özellikle tasarımcılar dünyasında şerifsiz kelimesinin, çağrıştırdığı Türkçe başka bir kelime sebebiyle sıklıkla geyiği (!) yapılır. O kelimeyi burada yazmayayım, siz anlamışsınızdır😏),  kalın ve düz bir biçime sahip olup maskulen olarak tanımlanırlar. Tırnaklı fontlara göre daha dinamik ve genç olarak değerlendirilirler. Samimi ve resmi olmayan ortamlarda tırnaksız fontlar kullanmak daha uygun olabilir. Bununla birlikte uzun metinlerde çok da kullanışlı değildirler; çünkü uzun metinlerde okumayı güçleştirebilirler. Bu nedenle kısa yazılarda, marka logolarında sıklıkla tercih edilirler. Tırnaksız fontların en meşhuru olarak Helvetica (Latincede İsveçli demek) gösterilir.

Helvetica yazı fontunu, pek çok marka logosunda görmeniz mümkündür. Dünya genelinde özellikle tasarım alanında sıklıkla tercih edilen bir fonttur. Bunun sebebi Helvetica’nın net, açık ve anlaşılır bir font olarak değerlendirilmesidir. Bilgisayarınızda Helvetica’yı göremeyebilirsiniz; ama her bilgisayarda yüklü olan Arial (bu yazımda kullanmış olduğum fonttur kendisi), Helvetica’nın eşdeğeri niteliğindedir. Yine de iki font arasında ince de olsa birtakım farklılıklar bulunur.

Bu örnekler, Helvetica, Arial ve Arial’ın atası olan Grotesk arasındaki ince farklılıkları gözler önüne sermektedir.






Dünya çapında oldukça yüksek kullanım oranına sahip WhatsApp markasının logusu da Helvetica’dan oluşmaktadır. Helvetica’nın evrensel bir imaja sahip olduğu düşünüldüğünde, WhatsApp için doğru bir font seçimi olduğunu söylemek mümkün. WhatsApp dışında Panasonic, BMW, Toyota gibi evrensel markaların da logoları Helvetica yazı tipiyle oluşturulmuştur.

Helvetica her ne kadar evrensel olup da tasarımcıların favorisi olsa da her zaman markaya başarı getirmeyebilir. GAP markası örneğinde bunu görüyoruz.

 


Soldaki logo, GAP markasının 1986'dan 2016’ya kadar kullandığı Times New Roman ile tasarlanmış logosudur. Sağdaki ise GAP’in 2010 yılında daha ‘’modern’’ ve ‘’cool’’ bir imaja bürünmek için Helvetica ile tasarlanmış olan logosudur. Helvetica logosu GAP’in müşterileri tarafından hiç sevilmemiş ve benimsenmemiştir. Müşteriler yeni logoyu, ‘’stilden yoksun’’ olarak tanımlamışlardır. GAP’in var olan imajına ve stiline hiç uygun olmadığını düşünmüşlerdir. Bu eleştiriler ve geri dönüşler sonucunda GAP Helvetica'lı (!) logosunu bir hafta sonra kaldırmak zorunda kalmış ve eski logosuna dönmüştür.

Gelelim Comic Sans’a. Comic Sans, çoğu kişi tarafından itici olarak değerlendirilen, ciddiyetten yoksun ve güvenilmez olarak tanımlanan bir yazı tipidir. Aslında Comic Sans’ın da ciddi olmak gibi bir amacı yoktur. Adı üstünde bence gayet eğlenceli ve komik bir karakterdir kendisi😃. Microsoft tarafından 1995 yılında çocuklara yönelik olarak geliştirilen bir arayüz olan Microsoft Bob’un animasyon köpek karakteri Rover’ı konuşturmak için tasarlanmış bir yazı tipidir. Rover’ın Times New Roman ile konuşmasının, hedef kitle olan çocuklar ile pek uyuşmayacağını düşünen Microsoft, Comic Sans’ı geliştirerek çocuklara hitap edebilmeyi hedeflemiştir.

Rover, Times New Roman ile konuşuyor
Rover, Comic Sans ile konuşuyor















Comic Sans, her ne kadar özellikle tasarımcılar tarafından sevilmeyip karalama kampanyalarına maruz kalsa da günümüze kadar varlığını korumuştur. Dünyaca ünlü markaların logoları Comic Sans ile tasarlanmış olsaydı aşağıdaki gibi görüneceklerdi:

NASA'nın Comic Sans ile tasarlanmış bir logoya sahip olduğunu bir düşünün. Sanırım tüm ciddiyetini bir anda yitirirdi. Ne dersiniz?

Daha fazla uzatmamak için bu yazımda yoğun olarak Helvetica, Comic Sans ve Times New Roman üzerinde durmayı tercih ettim. Yazının kapanışı niteliğinde şunları söylemek istiyorum:

Seçmiş olduğunuz yazı tipi, hem sizin karakterinizi yansıtan hem de metniniz hakkında okuyucuya, daha metninizi okumadan ipucu veren oldukça önemli bir unsurdur!

Bu nedenle yazı tipi deyip geçmeyin!

Her yazı tipinin, taşıdığı bir karakter olduğunu unutmayın!

Microsoft Word sözcük işlemcisinde varsayılan yazı tipi Calibri 11 diye tembellik yapıp her yerde Calibri 11 kullanmayın mesela! Aslında Calibri her ne kadar istikrarlı bir yazı tipi olarak görülse de bazı durumlarda farklı yazı tipi kullanmanız gerekebilir. Metninize uygun yazı tipi seçiminiz, sizin daha özenli ve profesyonel biri olarak algılanmanızı sağlayabilir. 

Yazı tipleri konusundaki yazılarımın bununla sınırlı kalmamasını planladığımı belirtmek isterim. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!







28 Ekim 2020 Çarşamba

Frankenstein ve Dracula Tam Olarak Nedir?

Bu yazımda sizlerle, eserlerini okumaktan büyük keyif aldığım favori yazarlarımdan olan Mary Shelley ve Bram Stoker’ın en ünlü eserlerinin isimlerini oluşturan kelimelerin anlamlarını inceleyip kökenlerine ineceğiz. Çoğunuz, söz konusu eserlerin isimlerini tahmin etmişsinizdir. Evet, Mary Shelley’in Frankenstein’ı ile Bram Stoker’ın Dracula’sından bahsediyorum. Peki Frankenstein ile Dracula kelimelerinin anlamlarını hiç merak ettiniz mi? Veya bu kelimelerden türeyen diğer kelimeleri?

İlk olarak Frankenstein kelimesini inceleyelim. Kitabı okuyanlar ya da kitaptan uyarlanan filmleri izleyenler bilecektir. Bilmeyenler için söyleyeyim: Frankenstein aslında canavarın değil, canavarı yaratan doktorun adıdır. Dr. Victor Frankenstein, yarattığı canavara bir isim vermekten çekinmiştir. Onu ‘’o şey, şeytan, iblis’’ vb. olumsuz ifadelerle nitelendirmeyi tercih etmiştir. Ayrıca Dr. Victor Frankenstein’in canavarı yarattıktan sonra ondan korkup kaçmasının ve ona sahip çıkmamasının, “Tanrı, insanı yarattı ve sonra onu terk etti.” fikrine bir gönderme olduğu düşünülmektedir. Kitapla ilgili genel bir bilgi niteliğinde son olarak şunu da belirteyim: Kitabın ismi sadece Frankenstein değildir. Frankenstein ya da Modern Prometheus’tur. Her ne kadar çoğunluk bu alt başlığı bilmese de bence “Modern Prometheus” alt başlığı, kitabın konusu ve felsefesi hakkında önemli bir ipucu niteliğindedir. Dolayısıyla en az Frankenstein kadar bilinmeyi hak ediyor. 



Frankenstein kelimesi, aslında çağrıştırdığı anlamın aksine, olumlu bir anlama sahiptir. Frankenstein, Almancada “özgür adamların kalesi” gibi bir anlama gelmektedir. Peki İngiliz yazar Mary Shelley, bu kelimeyi neden seçmiştir? Shelley’in bu ismi seçme nedeni ilginçtir. Shelley, bu ismin rüyasında kendisine bildirildiğini ifade etmiştir. Frankenstein kelimesi sonrasında, kitabın da etkisiyle (Dr. Frankenstein tarafından yaratılan canavarın yaratılma biçiminden olsa gerek) farklı anlamlara bürünerek İngilizceye girmiştir. Örneğin İngilizcede genetik yapısı değiştirilmiş gıda maddelerini ifade etmek için kullanılan “frankenfood” ve modifiye ya da parçaları değiştirilmiş bisikleti ifade etmek için kullanılan “frankenbike” ifadeleri, Frankenstein kelimesinden türetilen kelimelerdir. Ayrıca Tim Burton’un, elektrikle hayata döndürülen bir köpeğin hikayesini anlattığı animasyon filmi olan Frankenweenie de adını Frankenstein’dan almıştır. Dolayısıyla Frankenstein kelimesiyle türetilen kelimeleri, hem İngilizcede hem de sinema literatüründe görmek mümkün. Frankenstein kelimesinden yeni kelimeler türetme işinin de “frankenize” olarak ifade edildiğini ekleyeyim. 

Frankenmont diyebileceğimiz bir örnek

Bir kelimeye “franken” ön eki getirmek için, kelimenin ya çeşitli parçalardan oluşmuş bir nesneyi ya da kavramı ifade etmesi (frankenbike vb. gibi), ya da kitaptaki canavarın yaşadıklarını çağrıştıran bir özelliğe sahip olması gerekir (frankenfood ya da frankenweenie gibi). Dolayısıyla isteğe göre bir kelimeyi “frankenize” edemezsiniz. Mesela artık modifiye araç yerine frankenaraç diyebilirsiniz=). Ya da yeni bir moda akımı olan ve çeşitli/farklı kumaşların ve parçaların bir araya getirilerek oluşturulduğu kıyafetleri ifade etmek için frankenelbise, frankenmont vb. türetmeler yapabilirsiniz. Bu arada İngilizcede “frankenize sweater” ifadesinin kullanıldığını da belirteyim. Tam da farklı parçalardan oluşan (örn. Bir kısmı örme, bir kısmı penye, bir kısmı kot kumaşı vb.) sweatshirtleri belirtmek için kullanılıyor. 

Gelelim Dracula kelimesine. Bram Stoker’ın kült eserine ismini veren Dracula, kelime olarak “Dracul’un oğlu” anlamına gelmektedir. “Dracul”, Rumence “şeytan” anlamına gelir. Kelimedeki Drac “şeytan” anlamına gelirken “ul” ise belirtme eki görevindedir (tıpkı İngilizcedeki the kelimesi gibi). Dracula kelimesi, Latince “draco” kelimesinden türemiştir. Draco, ya da daha yaygın bilinen haliyle dragon, ejderha anlamına gelir ve ejderhalar eski dönemlerde şeytan ile özdeşleştirilmiştir. Bu arada ejderha kelimesinin eski dillerde “drake” olarak da ifade edildiğini ekleyeyim. 

Dracula, yani Dracul’un oğlu ifadesi, kitabın çıkış noktası olan Vlad’ın-nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda-babasına ilişkin bir göndermedir. Vlad’ın babası, Hıristiyan şövalye topluluğu olan Dragon birliğinin bir üyesiydi. Bu topluluk lider olarak St. George’u (Yorgi) benimsemişti. St. George, bir asker olmasının yanında veli olarak da kabul edilirdi. Bir ejderhayı alt ettiğine inanılırdı ve kendisine kutsallık atfedilmişti. Vlad’ın babasının Dragon birliğine üye olması, Vlad’ın da Dragon’un (Dracul) oğlu, yani Dracula olarak nitelendirilmesine sebep olmuştur. 

Alpha Draconian görseli!

 Dracula kelimesinin anlamını ve kökenini  öğrendik. Şimdi de Dracula kelimesinden türemiş diğer kelimelere örnek verelim. Bu konuda ilk olarak “Draconian” kelimesini vermek istiyorum. Zira uzaylı türleri araştırması yaparken AlphaDraconian (bir tür sürüngenimsi ırk, reptilian türü) ifadesiyle sıklıkla karşılaşmıştım. Draconian, “son derece acımasız, korkunç” gibi anlamlara gelmektedir. Ejderha kelimesinden türediği göz önüne alınırsa, taşıdığı anlama çok da şaşırmamak gerekir. Dragon kelimesinden türetilen başka bir örnek olarak ise “tarragon” kelimesini vermek istiyorum. Tarragon (Latincesi: Artemisia Dracunculus), Türkçede Tarhun otu olarak geçer. Halk arasında ise “ejder otu” olarak bilinir. Pek çok yemek çeşidinin (özellikle tavuk vb. yemekler) yanında yiyebileceğiniz, faydası oldukça fazla olan bir bitkidir. Tarragon bitkisi, İsveç ve Alman dillerinde genellikle “dragon” olarak bilinir. Bitkinin kökünün şekli nedeniyle dragon’u çağrıştırdığı, bu nedenle dragon kelimesinden türetildiği düşünülür. 

Bu yazımda sizlere kült iki eser olan Frankenstein ya da Modern Prometheus ile Dracula eserlerinin isimlerinin anlamlarını, kökenlerini ve ilişkili olduğu diğer kelimeleri çok fazla detaylandırmadan anlatmaya çalıştım. Umarım yazıyı okuduktan sonra Frankenstein ve Dracula kelimelerinin sizdeki karşılıkları (anlamları) daha da genişlemiş olur. Bir sonraki kelime madenciliğine kadar,

 Görüşmek üzere!


22 Ağustos 2020 Cumartesi

İLK LOGOPHILE YAZIM: ÜÇ JAPONCA KELİME VE BANA ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkese merhaba. Bugün sizlere çok sevdiğim üç Japonca kelimeden ve bu kelimelerin bana çağrıştırdıklarından bahsedeceğim. Bahsedeceğim kelimeler: Wabi-Sabi, Tsundoku ve Age-Otori. İlk olarak Wabi-Sabi'den başlayalım. 

Japonca bir kelime olan Wabi-Sabi sadece bir kelime olmaktan çok ötedir. O bir yaşam felsefesi, dünya görüşüdür. Kelime olarak wabi, buradaki haliyle “sadelik, basitlik (sadelik anlamıyla)” gibi anlamlara gelirken sabi, “kusurları hoş görmek, fani (gelip geçici) olduğunun bilincinde olmak, yaşanmışlığın getirdiği izleri benimsemek, kusurlardan keyif almak” gibi anlamlara gelir. Bu iki anlam birleştiğinde ise Wabi-Sabi kusurlu güzelliği ve mütevazi olmayı benimseme, sadelikten zevk alma, her şeyin içindeki güzelliği görme gibi anlamlar kazanmaktadır. Dolayısıyla Wabi-Sabi kusuru, yaşanmışlığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan asimetriyi değerli görür. Bu, Doğu felsefesinin Batı felsefesinden ayrılan yönlerinden biridir. Zira Batı’nın değer verdiği, kusursuzluk ve simetridir. Japon mankenlerinin genellikle ortalama çekicilikte olup Batı dünyasındaki mankenlerin ulaşılamaz çekicilikte olmasının sebeplerinden biri de Wabi-Sabi olsa gerek (bir diğer sebep, Japonya’daki markaların üst düzey çekici mankenler kullanıp da Japon tüketicinin kendi bedeninden memnuniyetsizlik duymasını ve kendini yetersiz görmesini engellemektir). 

 Wabi-Sabi’nin bana çağrıştırdığı diğer kelimeler: Kintsugi ve Termodinamik
 
Wabi-Sabi felsefesinin sonucunda ortaya çıkan bir görüş olan Kintsugi, aslında hiçbir şeyin kırılmadığını, yeni bir varoluş şekline büründüğünü ifade eder. Kintsugi’ye göre hiçbir şey kırılıp bozulmaz ve yok olmaz. Kintsugi’nin bu görüşü bana termodinamiğin birinci ve ikinci yasasını hatırlattı. Birinci yasaya göre “enerji var iken yok, yok iken de var edilemez, ancak bir halden diğer bir hale dönüştürülebilir”. İkinci yasa ise her sistemin bozulma yönünde eğilim gösterdiğini (entropi) ve enerjinin daima kendini yok etme eğiliminde olduğunu ifade eder. Felsefi açıdan yaklaşırsak Kintsugi ile termodinamik yasaları arasındaki ilişkiyi anlamamız mümkün hale gelir. Kintsugi tekniğini kullanan sanatçılar, kırılmış (aslında kırılmamış, sadece yeni bir varoluş şekline ve enerjiye bürünmüş) seramikleri altın ve gümüş tozu kullanarak bir araya getirirler. Böylece seramikler yeni bir varoluş şekline ve enerji formuna bürünür. Hem de yaşanmışlığın izlerini taşıyarak.
(Yukarıda, Kintsugi tekniği kullanılarak yeni bir varoluş şekline ve enerjiye bürünmüş bir çanak görmektesiniz. Dikkat ederseniz kırılan (aslında kırılma diye bir şey yok) parçaların altın tozu kullanılarak bir araya getirilmiş olduğunu göreceksiniz. Böylece oluşan yeni çanak, yaşanmışlığın izlerini üzerinde taşımış olur) 

Gelelim tsundoku'ya. Tsundoku, “kitap satın alıp satın alınan kitapları okumadan yenilerini almak” anlamına gelen Japonca bir tabirdir. Tabirde geçen “doku” kelimesi Japonca’da “okumak” anlamına gelirken “tsun” kelimesi “yığmak, biriktirmek, istiflemek” gibi anlamlara gelen “tsumu” fiilinden türemiştir. Bu tabirin de age-otori gibi eski bir tabir olduğunu, ilk olarak 1879 yılında Japon tarihçi Senzo Mori’nin sürekli kitap alıp aldığı kitapları okumayan bir öğretmeni eleştirirken “tsundoku sensei” (sensei=öğretmen) ifadesini kullanmasıyla literatüre girdiği düşünülür. Tsundoku günümüzde hem Japonya'da hem de dünya genelinde sıklıkla kullanılmaktadır.
Tsundoku’nun bana çağrıştırdığı: Dispozofobi 

Tsundoku’nun kökeninde istif yapma (tsumu) olunca aklıma istifleme (biriktirme) hastalığı olan dispozofobi geldi. Dispozofobi, kişinin değerli olsun veya olmasın herhangi bir eşya, atık, ambalaj vb. nesneleri atamaması, elden çıkaramaması durumudur. Dispozofobi hastası olanlar hafıza ve dikkate dayalı problemler ve karar verme zorlukları yaşamaktadırlar. Bu nedenle ellerinde tuttukları eşyalarla bağ kurarlar ve bu eşyalar onların kişisel olarak yaşadıkları olayları hatırlamalarında aracı rolünde olabilir.
Son olarak age-otori'den bahsedelim. Age-otori, saç kestirdikten sonra daha kötü görünmek anlamına gelen Japonca bir tabirdir. Bu kelimeyi çok sevmemin sebebi, söz konusu duygu durumunu sadece 2 sözcük kullanarak anlatabilmesidir. Fakat kelimenin çok eski bir Japonca tabir olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Yani günümüz Japonya’sında bu tabirin pek de kullanılmadığını söyleyebiliriz. Zira bu tabirin karşılığını veren Japonca sözlüklerde age-otori’nin geçtiği cümle örnekleri Genji’nin Hikayesi romanından verilmiş. Bu romanın 11. Yüzyılın başlarında yazılmış olduğu göz önüne alınırsa bizim age-otori’nin çook eski bir tabir olduğu ortaya çıkıyor. Günümüzde Japonlar kullanmasa da kötü bir saç kesimi deneyimi yaşamış birini gördüğümde iç sesim age-otoriii diye bağırmadan edemiyor=)
Age-otori’nin bana çağrıştırdığı: kötü bir mikro kâkül deneyimi yaşamış bir arkadaşım=) Bi de şu tarz bir saç kesimi=)
(Yukarıdaki görsel bana göre (tabi beğenenler de olabilir, ne de olsa göreceli bir kavram) tam bir age-otoriii. Ama wabi-sabi felsefesinden yola çıkarak bu saç kesiminde de bir güzellik olduğunu düşünmem gerekir=)) 

Wabi-sabi'den başlayıp kintsugi'ye, termodinamiğe, tsundoku'ya, dispozofobiye uğradık ve age-otori'de yazımızı sonlandırdık. Bu yazıda termodinamik ve dispozofibiye değinilmesinin sebebi, tamamen yazarda oluşan çağrışımlarla alakalıdır. Kelimelerin anlamlarını okudukça sizde farklı çağrışımlar oluşabilir, veya aklınıza farklı kelimeler gelebilir. Bunları yorumlar kısmında belirtirseniz bundan mutluluk duyarım=) 

Ayrıca;

Not 1: Yazar dil uzmanı değildir, sadece kelimelere merakı olan bir araştırmacıdır. Bu nedenle herhangi bir kusuru olduysa bunu mazur görünüz ve yazarı bu konuda uyarıp bilgilendiriniz=) 

Not 2: Bloğun başlığını oluşturan "logophile", İngilizce bir kelime olup "kelimeleri seven" anlamına gelmektedir. 

Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti

Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvı...