22 Mayıs 2022 Pazar

NİMLİ KELİMELER SERİSİ-BÖLÜM III

Nimli kelimeler serimizin üçüncü bölümü olan son bölümüne hoş geldiniz. Bölümün nimli kelimelerine geçmeden önce ikinci bölümün alıştırma sorusunu cevaplamak isterim. Hatırlarsanız eğer, soruda Harry Potter isminin bir karaktonim olabilmesi için Harry Potter’ın ne işle meşgul olması gerektiğini sormuştum. Şıklarda ise Hogwarts müdürü, sihir bakanlığında memur, Hogwarts yurdunda temizlikçi, Hogwarts’ta bitkibilim derslerinde kullanılacak çömlekleri yapan çömlekçi ve büyücü olarak kalmalıydı seçenekleri mevcuttu. Harry Potter isminin karaktonim olabilmesi için Harry’nin tabii ki bir çömlekçi olması gerekiyordu; çünkü “potter” kelimesi “çömlekçi” anlamına gelir. Hayali bir karakter olan Harry Potter’ın da ismiyle müsemma olabilmesi için çömlekçilikten başka bir işle meşgul olmaması gerekirdi=) Sorumuzun cevabını verdiğimize göre üçüncü bölümün ilk nimli kelimesiyle seriye devam edebiliriz.

Metonim:

Türkçede ad aktarması, düz değişmece ya da mecaz-ı mürsel olarak ifade edilir. Bir nesneyi ya da varlığı doğrudan söylemek yerine bir özelliğiyle ifade etmektir. Burada metoniminin metafor ile karıştırılmaması gerekir. Zira metaforda bir benzerlik ilişkisi kurulurken metonimide bir benzetme amacı yoktur, sadece anlamı karşılayacak şekilde adın aktarılması söz konusudur. Örneğin annelerimizin sıklıkla kullandığı “dolabını topla” ifadesinde bir metonimi söz konusudur. İfadedeki dolap, aslında dolabın içindeki tüm eşyaları kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Ya da “Poe’yu okumanı tavsiye ederim” derken de metonimi yapmış oluruz. Burada Poe’yu fiziksel olarak okumak tabii ki söz konusu değildir, bahsedilen Poe’nun eserleridir. Dolayısıyla Poe ile Poe’nun eserlerini kapsayacak şekilde bir metonimi yapılmıştır. 

Metonimik bir dolap=)

Peki metonimi neden yapılır? “Poe’un eserlerini okumanı tavsiye ederim” yerine neden “Poe’yu okumanı tavsiye ederim” ya da “dolabındaki kıyafetlerini topla” yerine neden “dolabını topla” demeyi tercih ederiz? Üşengeçlikten mi? Zamandan tasarruf etmek için mi? Ya da böylesi daha mı etkili? Kulağa daha mı hoş geliyor? Daha derin bir anlam mı katıyor? Belki de bazen az çoktur. Bu noktada Alman mimar Ludwig Mies van der Rohe’nin çığır açan  “less is more” (az çoktur) sözüne selam gönderip metonimiyi minimalizme bağladığımıza göre bir diğer nimli kelimeye geçebiliriz=)

Mononim:

Ünlü bir kişiyi ifade etmek için onun sadece bir ismini kullanmaktır. Mononim, özellikle uzuuun isimli ünlüleri ifade ederken bir “metonim” etkisi yaratarak hem kolaylık hem de etkileyicilik sağlayabilir. Örneğin İtalyan ressam Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni’yi ifade etmek için uzuun uzuun ismini söylemek yerine sadece kısa ve öz bir biçimde, çünkü az çoktur, Michelangelo deriz ve böylece Michelangelo, ünlü ressamın mononimi olur. Mononimi ünlü şarkıcı isimlerinde de sıklıkla görmemiz mümkün. Örneğin Shakira (asıl adı Shakira Isabel Mebarak Ripoll), Madonna (asıl adı Madonna Louise Ciccone), Tarkan (asıl adı Tarkan Tevetoğlu) gibi isimler, söz konusu ünlü kişilerin mononimidir.

 

Mononim kardeşliği=) Zira Beyonce de tıpkı Shakira gibi bir mononim (merak edenler için Beyonce'nin asıl adı Beyonce Giselle Knowles-Carter'dır).

Örneklerde de görülebileceği üzere soy isimler değil, isimler kullanılmaktadır. Dolayısıyla bir ismin mononim olabilmesi için kişinin ilk ismi (yani soy ismi değil) olması önemlidir.

Numeronim:

Bir şeyin, sayılarla ifade edilme biçimidir. Örneğin genellikle giriş derslerini ifade etmek için “101” sayısı kullanılır. ISL 101 gibi. Dolayısıyla 101, söz konusu dersin bir numeronimidir. 7/24, “yedi gün yirmi dört saat verilen hizmetin” bir numeronimidir. 67, 41 gibi sayılar bağlamına göre Zonguldak ya da Kocaeli’ye ilişkin şeylerin bir numeronimi olabilir.

Peki numeronim bir metonim örneği olabilir mi? Sonuçta herhangi bir benzetme ilişkisi kurmadan sadece bir özelliği (kavramın sayısal özelliğini) bütünü ifade etmek için kullanıyoruz. Örneğin İzmir Karşıyaka’yı ifade etmek için 35,5 diyoruz. Ya da “bu dönem 101 çok zorlu geçti” derken herhangi bir giriş dersinden bahsedebiliyoruz. Bu noktada evet, bence numeronim bir metonim örneği olabilir. Yine de konuya ilişkin görüş bildirmek isteyenler yorum yaparlarsa memnun olurum=)

Paronim:

Aynı kökten gelen kelimelerdir. Hatta aynı kökten gelen kelimeleri bir arada kullanma sanatına Türkçede iştikak adı verilir. Örneğin “komşu, konuşmak, konak” eski Türkçede “-ko” kökünden gelir. Dolayısıyla “eski konaktaki komşular çok konuşkandı” dediğimde iştikak yapmış olurum.

Retronim:

Favori nimli kelimemi en sona bıraktım. Retronim, nimli kelimeler serimizdeki favori nimli kelimem oluyor. Retronim, belki adından da az çok anlamı hakkında tahminde bulunabileceğiniz üzere, bir nesneyi belirtmek için kullandığımız kelimelerin çeşitli sebeplerden dolayı-ki bu sebepler genellikle teknolojik gelişmelerden kaynaklanıyor-o nesnenin özelliklerini ifade etmeye yetmemesi durumunda başına bir niteleyici kelime getirilmesiyle oluşturulan yeni kelimelerdir. Retro denmesinin sebebi ise teknolojik gelişmelerle birlikte evrilen ve dönüşen nesnenin ilk, dolayısıyla eski, yani önceki (retro) hâlini anlatmaktır. Örneğin elektrogitar ortaya çıkınca eskisine akustik gitar denmesi, akustik gitarı bir retronim yapar. Renkli TV çıkınca eskisini siyah beyaz TV olarak ifade ettiğimiz zaman da siyah beyaz TV’yi bir retronim yapmış oluruz. Dijital saatlerden sonra eski saatleri ifade etmek için kullandığımız analog saat, ya da otomatik vitesten sonra ifadelendirdiğimiz manuel vites de birer retronim örneğidir. Çeşitli destinayonlarda da retronim örnekleri görmek mümkün. Örneğin Eski Foça, Eski Çarşı vb. ifadeler de retronime örnek olabilir.

Retronimle birlikte nimli kelimeler serimizin sonuna gelmiş oluyoruz. Nimli kelimeler tabii ki bu serideki kelimelerle sınırlı değildir. Ben bu seride, ilgi çekici bulduğum ve herkes tarafından bilinmeyebileceğini düşündüğüm kelimelere yer vermek istedim. Bildiğiniz ve seride yer almayan diğer nimli kelimeleri yorumlarda belirterek serinin gelişmesine katkıda bulunabilirsiniz.

İki bölüm sonunda da yapmış olduğum gibi bu bölümün sonunda da bir alıştırma sorusu sorarak bölümü ve seriyi sonlandırmak isterim.

Alıştırma sorusu:

“Ticari, bekleme yapma!” sesiyle irkildi. Zira o sırada Adele dinliyordu ve gözleri kapalıydı. 435’in final soruları çok zordu ve kafasını dağıtması gerekiyordu. Eve gidene kadar dolmuşta biraz dinlenirim diye düşündü. Kafasını dayadığı dolmuş camından yolu izlerken birden gözleri dolmuşun tavana yakın kısmına iliştirilmiş analog saate ilişti. Analog saati dolmuş içinde gördüğü için şaşkındı; aynı zamanda acaba saat birinin kafasına düşmüş müdür diye de sormadan edemedi. Zira yollar Mariana çukurundan hallice çukurlarla, çukurun olmadığı yerlerde de çukuru kapamak için yapılmış eğreti tümseklerle doluydu…”

Yukarıdaki hikâyede geçen nimli kelimeler hangi seçenekte doğru olarak verilmiştir?

a. Paronim, retronim, mononim, numeronim

b. Metonim, paronim, retronim, numeronim

c. Metonim, mononim, numeronim, retronim 

21 Mayıs 2022 Cumartesi

NİMLİ KELİMELER SERİSİ-BÖLÜM II

Nimli kelimeler serimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz. İkinci bölüme kadar geldiyseniz kelimekolik (logophile) olma potansiyeliniz oldukça yüksek demektir. Zira serideki kelimeler, herkesin ilgisini çekebilecek türden olmadığı için sadece ilginç kelimelere ilgisi olan niş bir kesime hitap ediyor olabilir. İkinci bölüme başlamadan önce birinci bölümün sonundaki alıştırma sorusunun cevabını merak edenler için cevabın e seçeneği olduğunu söyleyebilirim. İsmiyle müsemma Mehmet Soran, sürekli soru sorduğu için Soran soyadı kendisine oldukça uygun, yani onun aptonimidir. China ve china yazımına olan vurguda kapitonim söz konusu iken ASAP (As Soon As Possible) kısaltması ise bir akronim örneğidir.  Bu açıklamadan sonra ikinci bölümün ilk nimli kelimesi olan karaktonimle seriye devam edebiliriz.

Karaktonim:

Bir hayali karakterin önemli ve öne çıkan bir özelliğinin nitelendiği ismidir. Yine akışı bozmayıp Harry Potter’dan örnek vermeye devam edersek-birinci bölümde de belirtmiş olduğum üzere Harry Potter nimli kelimeler serisine bir hâyli örnek sağladı-Draco Malfoy karakterinin Malfoy soyadının bir karaktonim olduğunu söyleyebiliriz. Zira Malfoy ismindeki “-mal” öneki İngilizcede (ve Latin kökenli dillerde) kötü, kötücül, yanlış gibi olumsuz anlamlara gelir. Malfoy’un da Harry Potter’a aşina olanlar bilirler, yaptığı işlere “-mal” öneki, dolayısıyla Malfoy soyadı oldukça uygundur. Burada akıllara birinci bölümdeki “inaptonim” kelimesi gelebilir ve Malfoy’a neden inaptonim değil de karaktonim dediğimiz sorgulanabilir. Bu haklı ve yerinde bir sorgulamadır; fakat karaktonim, isminden de anlaşılacağı üzere “hayali bir karakterin” ismiyle müsemma olması durumudur. Draco Malfoy da hayali bir karakter olduğu için Malfoy ismi onun inaptonimi değil, karaktonimidir.

Draco Malfoy

Kontranim:

Kendi içinde zıt anlamlar barındıran kelimedir. Başka bir deyişle aynı kelimenin, birbirinin zıddı iki anlama da sahip olmasıdır. İngilizcede bu tür kelimelere iki yüzlü kelimeler (janus words) de denir. Janus words ismi ise bir yüzü sağa bir yüzü sola, yüzlerinden biri kentten içeri girenlere, biri ise kentten çıkanlara bakan, böylece kentin güvenlik içinde yaşamını sürmesini sağlayan iki yüzlü Roma tanrısı Janus’tan gelir. Hatta batı dillerinde Ocak ayı anlamına gelen January ismi de tanrı Janus’tan türemiştir. Zira January (Ocak ayı), bir yönüyle geçmiş yıla, bir yönüyle de gelecek yıla bakan bir köprü görevindedir. Kontranime dönecek olursak, örneğin İngilizcedeki consult kelimesi (fiil) bir kontranimdir. Zira consult fiili, hem danışmanlık almak, hem de danışmanlık vermek anlamlarında kullanılabilir. Ya da İngilizcedeki fast kelimesi de hem hızlı hareket etmeyi hem de yerinde durmayı ifade ederek kontranime örnek oluşturur. Türkçede aklınıza gelen kontranim örnekleri varsa yorumlarda bildirirseniz çok memnun olurum=)

Roma'nın iki yüzlü tanrısı Janus


Demonim:

İçinde geçen “demon” kelimesinden dolayı demonimi şeytani bir şeyle çağrıştırabilirsiniz; fakat demonimin etimolojisine bakıldığında kelimenin yöresel, yöreye özgü anlamlarına gelen “endemic” kelimesinden türediği, dolayısıyla şeytanla pek bir ilgisi olmadığı söylenebilir. Demonim, belli bir yerde veya bölgede yaşayan insanları ifade etmek için kullanılan bir kelimedir. Örneğin Zonguldak’ta yaşayan insanları ifade etmek için kullanılan “Zonguldaklı” kelimesi bir demonimdir.


Zonguldak<3

Eponim:

Bir şeyin adının, gerçek veya hayali bir kişinin adından türetilmesidir. Örneğin ABD’nin eyaletlerinden biri olan Lousiana, ismini Fransa kralı 14. Louis’ten almış olduğu için Lousiana bir eponimdir. Tıpkı Lousiana eyaleti gibi Amerika da bir eponimdir. Zira ismini, İtalyan kaşif ve kartograf Amerigo Vespucci’den almıştır. Öte yandan aşil tendonu, ismini Yunan mitolojisindeki Akhilleus’un öyküsünden almıştır. Öyküye aşina olanlar, Akhilleus’un sadece topuğundan alacağı bir darbeyle öldürülebileceğini bilirler; çünkü annesi Thetis, oğlunu ölümsüzlük nehri Styx’te yıkarken elini suya değdirmemesi gerektiği için Akhilleus’u topuğundan tutarak suda yıkamıştır. Bu nedenle Akhilleus’un topuğu Styx’e temas etmediği için en savunmasız kısmı olmuş ve zaten Truvalı prens Paris tarafından topuğundan vurularak öldürülmüştür. Bu nedenle ayak topuğunda yer alan tendona Akhilleus’un hikâyesinden çağrışım yapılarak aşil tendonu adı verilmiş ve bu çağrışım aşil tendonundaki aşil ismini bir eponim yaparak nimli kelimeler serimize kazandırmıştır.


Thetis, oğlu Akhilleus'u topuğundan tutarak ölümsüzlük nehri Styx'te yıkarken

Eksonim:

Bir yere, o yerin yerlisi olmayanlar, yani dışarıdakiler (eksonim kelimesinin kökündeki “extra” öneki Latincede dışarıda, ötede gibi anlamlara gelir) tarafından verilen isimdir. Örneğin Japonya’ya Japonlar Nippon (ya da Nihon) derlerken biz Japonya diyoruz. Bu durumda Japonya ya da Japan (Batı dillerindeki karşılığı) bir eksonim oluyor. Ya da Hollanda’ya yerliler Netherlands derlerken yerlisi olmayanların Holland demesi, Holland kelimesini de eksonim örneği yapıyor.


solda Japon alfabesi Hiragana ile Nihon, sağda ise Nippon yazılıdır. Ortada ise Kanji Nihon yazılıdır. 

Böylece serinin ikinci bölümünün sonuna gelmiş olduk. Üçüncü bölüme kadar sizi aşağıdaki alıştırma sorusuyla baş başa bırakıyorum=)

Alıştırma Sorusu:

Harry Potter isminin bir karaktonim olabilmesi için Harry Potter’in ne işle meşgul olması gerekirdi?

a.  Hogwarts müdürü olmalıydı

b.  Sihir bakanlığında memur olmalıydı

c.  Hogwarts yurdunda temizlikçi olmalıydı

d.  Hogwarts’ta bitkibilim derslerinde kullanılacak çömlekleri yapan çömlekçi olmalıydı

e.  Bir büyücü olarak kalmalıydı

19 Mayıs 2022 Perşembe

NİMLİ KELİMELER SERİSİ-BÖLÜM I

Nimli kelimeler serisine hoş geldiniz. Nedir bu “nimli kelimeler” dediğinizi duyar gibiyim. Sonu “-nim” ile biten kelimelere nimli kelimeler diyoruz. Yani aslında ben öyle demeyi tercih ettim. Zira bu seride sonu “-nim” ile biten ve belki de daha önce karşılaşmadığınız kelimeleri ele almaya çalıştım.

Seriye başlamadan önce bir cümlelik etimolojik açıklama yapıp seride her kelimenin sonunda göreceğiniz “-nim”’in kökenine değinmek isterim. Nim (-onym), Latince kökenli bir kelime olup “isim” anlamına geliyor. Bu kısa açıklamadan sonra serinin ilk kelimesi olan akronimle seriye başlayabiliriz.

Akronim:

Akronim, bir kelime serisini oluşturan sözcüklerin ilk harflerinin birleşmesinden oluşan bir kısaltma. Türkçede “kısma ad” olarak da isimlendiriliyor. Örneğin İşletme derslerinde sıklıkla karşılaşabileceğiniz SWOT (Strenghts, Weaknesses, Opportunities, Threats), pazarlama derslerinde karşılaşmanız muhtemel AIDA (Attention, Interest, Desire, Action), birer akronim oluyor.


Akronim, fonetik açıdan benzerlik gösterdiği akrostiş ile karıştırılabilse de aralarında ince bir fark var. Akronim, hatırlanacak kelime serisini oluşturan sözcüklerin ilk harflerinden oluşan kısaltma iken akrostiş, söz konusu kelimelerin ilk harfleriyle başlayan sözcüklerden oluşan bir cümle. Akrostiş, genellikle İngilizce kelimeleri hatırlama yöntemi olarak öğrenciler tarafından tercih edilebiliyor. Örneğin “Lee Bertham Hunt Aaker Kapferer Solomon” gibi teorisyenlerin isimlerini ezberlemek ya da aklında tutmak isteyen bir öğrencinin, söz konusu isimlerin ilk harfleriyle başlayan, kendine göre anlamlı bir şekilde kurduğu “Leyla beyti Hande Adana kebap sever” cümlesi, bir akrostiş örneği olabilir.

Kelime serisindeki sözcüklerin ilk harfleri, kısaltma için birbirleriyle ahenkli ise (tıpkı SWOT’ta olduğu gibi) akronim, ahenkli değil ise yukarıdaki paragrafta olduğu gibi akrostiş tercih edilebilir.

Alonim:

Türkçede “mahlas”, “tapşırma” veya “kalem adı” gibi ifadelerle anılan bu terim, yazarların eserlerinde gerçek isimleri yerine kullandıkları takma isimlerdir. Örneğin Şemsi gibi. Popüler kültürden ise Robert Galbraith, alonime örnek olarak gösterilebilir. Zira söz konusu isim, Harry Potter serisinin dünyaca ünlü yazarı J.K. Rowling’in kullandığı bir alonim. Rowling, Guguk Kuşu (The Cuckoo’s Calling) romanını, Robert Galbraith alonimi ile kaleme alıp yayınladı. Rowling’in neden bir alonim ile roman yayınladığının pek çok nedeni olabilir. Belki de isminin büyüklüğü sebebiyle okuyucunun beklentiye girmesini istemiyordu. Ya da “tanınmamış bir yazar” olarak romana gelecek tepkilerin daha gerçekçi olacağını düşünüyordu. Rowling’in alonimi ile amacına ulaşıp ulaşmadığı bilinmez ama aloniminin ifşa olması sebebiyle Robert Galbraith’in J.K. Rowling’in ta kendisi olduğu artık biliniyor.



Öte yandan tıpkı bazı yazarların tercih ettikleri gibi rapçiler de alonim kullanıyor. Örneğin gerçek adı Bilgin Özçalkan olan Türk rap müzisyeni ve söz yazarımızın Ceza mahlası, bir alonim örneğidir.

Ananim:

Çoğunluk tarafından bilindiğini söyleyebileceğimiz anonim ile karıştırılmaması gerekir. Zira ananim, bir ismin tersten okunuşuyla ya da harflerinin veya hecelerinin yer değiştirilmesiyle oluşan bir isimdir. Genellikle takma isim türetmek için kullanılıyor. Dolayısıyla ananimi, bir alonim yöntemi olarak değerlendirebiliriz. Örneğin Türk şair ve yazar İsmet Özel’in kullandığı Metis Elöz, bir ananimdir.

Ananim demişken anagrama da kısaca değinmek isterim; çünkü anagramın ortaya çıkış yöntemi ananimle aynıdır. Farkları ise ananimin takma isim olarak kullanılırken anagramın daha çok bir ifadeyi gizlemek için kullanılmasıdır. Örneğin -yine Harry Potter’dan devam edeceğim, zira  nimli kelimeler serisine oldukça malzeme sağlıyor-Harry Potter’daki Tom Marvolo Riddle isminden türetilen “I am lord Voldemort” cümlesi, bir anagramdır. 


Aptonim:

Bir şeye çok yakışan, ona çok uygun olan bir isimdir. Örneğin telefonun icadı ile tanınan bilim insanı Alexander Graham Bell’in ismi, kendisine amiyane tabirle “cuk diye oturarak”, Bell ismini (İngilizcede zil, çalmak gibi anlamlara gelir) onun aptonimi yapar. Yani “ismiyle müsemma” dediğimiz şey, tam olarak aptonimi açıklıyor (bu durumda gizemli şeylere olan merakım, adım Gizem olduğu için ismimi benim aptonimim yapar=)).


İnaptonim ise aptonimin tam tersidir. Yani kişiye uymayan, ona yakışmayan isim. Mesela çok tembel olan bir öğrencinin soyadının Çalışkan olması (örn. Ahmet Çalışkan), Çalışkan ismini Ahmet’in inaptonimi yapar. Ya da çok hızlı olan bir olimpiyat koşucusunun soyadının Yavaş olması (örn. Zehra Yavaş), Yavaş ismini Zehra için inaptonim hâline getirir.

Kapitonim:

Telaffuzu ve anlamı, başındaki harfin büyük veya küçük yazılmasına göre değişen isimleri ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Türkçede kapitonim örneklerini ay isimlerinde görmek mümkün. Örneğin aralık, ekim, ocak gibi kelimeler büyük harfle yazıldıklarında ay isimlerini, küçük harfle yazıldığında ise sırasıyla “ara”, “ekmek” ve “yemeğin pişirildiği yer” gibi anlamlara gelerek kapitonime örnek oluşturuyor. İngilizcede ise august kelimesi büyük harfle başlayarak yazıldığında Ağustos, küçük harfle başlayarak yazıldığında ise seçkin, güzide gibi sıfatlar anlamına geliyor. İngilizcede bazı ülke isimleri de kapitonime örnek oluşturabiliyor. Örneğin Turkey (Türkiye) ve turkey (hindi), Polish (Polonyalı) ve polish (cila) ve China (Çin) ve China (porselen, seramik) gibi. 


Böylece serinin birinci bölümünün sonuna gelmiş olduk. Umarım değişik kelimeler öğrenmeyi sevenler için bilgilendirici bir içerik olmuştur. İkinci bölüme kadar sizi aşağıdaki alıştırma sorusuyla baş başa bırakıyorum=)

Alıştırma sorusu:

İsmiyle müsemma Mehmet Soran, İngiliz iş arkadaşı Kevin’a yazdığı mesajda Çin’deki şubeye ilişkin satış raporlarını sormak için China yerine china yazmış, iş arkadaşı ise bu yazım hatasını düzelttikten sonra raporları en kısa sürede göndereceğini ifade etmek için ASAP kısaltmasını kullanmıştır. Daha sonra Soran, ASAP ifadesinin ne anlama geldiğini bilmediği için Kevin’a bu kısaltmanın ne anlama geldiğini sormuştur.

Yukarıdaki kısa (ve belki de saçma=D) hikâyede hangi nimli kelimeler kullanılmıştır?

a. Alonim, ananim, akronim

b. Kapitonim, alonim, inaptonim

c. Ananim, aptonim, kapitonim

d. İnaptonim, alonim, ananim

e. Aptonim, kapitonim, akronim


13 Temmuz 2021 Salı

Occam'ın Usturası ve Günlük Hayattaki Yansımaları Üzerine

 

Çoğu zaman karmaşık düşüncelerle beynimizi yorabiliyoruz. Karşılaştığımız bir olay ya da durumu basit ya da akla ilk gelebilecek bir sebeple açıklamak yerine dallanıp budaklandırabiliyor ve gereksiz düşüncelerle işin içinden çıkamayacak bir hâle bürünebiliyoruz. Bu durum sadece günlük hayatta karşılaştığımız olaylar, durumlar ya da kişisel ilişkilerde değil, akademik ve bilimsel konularda da karşımıza çıkabiliyor. Örneğin bilimsel bir makale yazarken makalenin özet kısmı çoğunlukla 100 kelime ile sınırlandırılır. 100 kelime ile koca makaleyi en iyi şekilde özetlemeniz, sade bir şekilde makaleyi sunmanız beklenir. Ya da bilimsel bir model geliştirirken kuracağınız modelin sade, anlaşılır ve karmaşıklıktan uzak olması, o modelden en iyi sonucu elde etmeniz için oldukça önemlidir. Sadelik ise sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Ne de olsa Leonardo Da Vinci’nin de söylemiş olduğu üzere “Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir.”

Günlük hayatta sadelik ya da sadeleşme için Ockham’ın Usturası ilkesi benimsenebilir. Felsefede bir tutumluluk ilkesi olarak ifade edilen ve zamanda Occam’ın Usturası biçiminde anılan söz konusu ilke, zorunlu olmadıkça olasılıkların çoğaltılmaması gerektiğini ifade eder. Zira felsefede ustura, olasılık dışı açıklamaları ortadan kaldırmak ve gereksiz eylemlerden kaçınmak için kullanılan bir metafordur. “Peki Occam da nereden geliyor?” derseniz kelimenin, mucizeler fikrini savunmak için basitliği tercih eden Ockhamlı rahip William’dan geldiğini söyleyebiliriz.

Occam’ın usturası ilkesine göre en basit ve sade olan açıklama, genellikle en doğru olan açıklamadır. Tabii burada basitlikten “kolaylık” manasının çıkarılması gerekip gerekmediğini sorgulayabiliriz. Zira söz konusu ilke farklı şekillerde yorumlanmış ve kimi yerde sadelik kimi yerde ise basitlik vurgusu yapılmıştır. Basitlik ve sadelik ise aslında birbirinden oldukça farklı kavramlardır. Bu yazıda daha çok sadelik açısından söz konusu ilkeyi ele alıp günlük hayattaki yansımalarını kısaca açıklamaya çalışacağım.

Occam’ın usturası metaforundaki usturanın gereksiz varsayımların tıraşlanmasını ifade ettiğini belirtmiştim. Dolayısıyla Mısır piramitlerinin nasıl yapıldığını sorgularken bunu uzaylılara bağlıyor iseniz Occam’ın usturasından pek nasiplenmemişsiniz demektir. Çünkü uzaylıları işin içine dâhil ettiğinizde açıklanması gereken yeni sorularla karşılaşırsınız: Uzaylılar ne zaman geldi? Mısırlılara neden/nasıl yardım ettiler? Bizi gözetliyorlar mı? Neden piramitleri inşa ettiler? vb. pek çok soru gibi… Oysaki Antik Mısırlı binlerce işçinin beden gücüyle taş blokları kaydırarak ya da beton dökme tekniğiyle piramitlerin inşa edildiğini açıklarsanız Occam’ın usturası sizinle demektir. Zira söz konusu açıklamalar akla daha yatkın, basit ve sade olduklarından yeni sorular doğurma olasılıkları düşer. Ve genellikle de bu tür açıklamalar en doğru olandır. Tabii Occam’ın usturası ilkesini benimsiyor iseniz.

Peki insanlar karmaşık bir varsayıma inanmayı, sade bir varsayıma inanmaya neden daha çok tercih ederler? Beynimize işkence etmeyi sevdiğimiz için mi? Büyük İskender gibi Gordion düğümünü kılıçla çözmek dururken-ki burada İskender’in, Occam’ın usturasının ilk temsilcilerinden olduğunu anlayabiliriz=)-neden varsayımları çoğaltarak hem kendimizi yorarız hem de sorunu çözümden uzaklaştırırız? Occam’ın usturası yerine “şeytan ayrıntıda gizlidir” mottosunu benimsemek tabii ki tercih meselesidir. Hatta belki de gereklidir; fakat Occam usturası da fazla ve gereksiz düşüncelerle kafa yoranlar için kurtarıcı bir ilke olabilir.

Büyük İskender Gordion düğümünü kılıç darbesiyle çözerken

Öte yandan insan ilişkilerinde ise Occam’ın usturası çoğu zaman kullanışlı bir ilke olmayabilir. Örneğin konuşurken Occam’ın usturasını benimserseniz çok gereksiz ya da boş konuşmamış olursunuz. Genellikle kısa ve net ya da az ve öz konuşursunuz. Böyle bir durumda ise “ay bu da hiç konuşmuyor, dut yemiş bülbül gibi, ağzı var dili yok” vb. eleştirilere maruz kalabilirsiniz. Yani konuşurken kullandığınız kelime sayısı açısından ekonomik davranmayı benimsemiş olsanız bile “çok laf, az iş” mottosunu benimseyen insanlar arasında takdir görmeniz pek mümkün olmayabilir. Hâl böyle olunca siz de ortama ayak uydurmak için çok ve boş konuşmayı deneyebilirsiniz; fakat o da ne?! Bu sefer de “ay bu da ne geveze, ne boş konuşuyor” şeklinde eleştirilerden nasibinizi alırsınız; sonunda günlük hayatta asıl işleyenin Occam’ın usturası ilkesi değil, Murphy kanunları olduğunu anlarsınız. Tıpkı makyaj yapınca “ay o ne kızzz, düğüne mi gidiyosun, hahaha!”, makyaj yapmadığınızda ise “kızz hasta mısın, yüzün gözün solmuşş!”, “yüzüne bir şeyler sürseydin keşkee!” vb. yorumlar gibi. Bu noktada Occam’ın usturası ilkesi benimsenerek yazılmış ve çok sevdiğim Göksel tarafından seslendirilmiş şu şarkı sözleriyle yazıyı sonlandırmak isterim:

“Boş ver kılıfımı boş ver, benim içim güzel

  Boş ver süsü püsü boş ver, sade sade bana gel.”


2 Temmuz 2021 Cuma

Konuştuğun Dil, Kaderin Midir?

Konuştuğumuz dil, düşünce yapımızı şekillendirir mi? Ana dilimiz, dünyayı nasıl algıladığımız üzerinde etkili mi? Sapir-Whorf hipotezi, bu soruları ortaya atmış ve ana dilimizin düşünce yapımızı ve dünyayı algılayışımızı etkilediğini öne sürmüştür.

Dilbilimci Edward Sapir ve ondan etkilenerek mühendis olmasının yanında dilbilime gönül verip çalışmalar yapan Benjamin Lee Whorf, farklı zamanlarda yaptıkları çalışmalarla ana dilin düşünce yapısı ve algılama üzerinde etkili olduğunu ifade etmişlerdir. Destekledikleri bu görüş de zamanla Sapir-Whorf hipotezi olarak anılmaya başlamıştır.

Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkarsak şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Bir Alman ve bir Türk, konuştukları dilden dolayı dünyayı aynı şekilde algılamazlar ve düşünce yapıları da birbirinden oldukça farklıdır. Burada “bir Alman, bir İngiliz, bir Fransız ve bizim Temel” ile başlayan fıkraları anmadan olmaz tabii=). Konumuza dönecek olursak söz konusu hipotez, kendi dilimiz ya da kullandığımız sözcükler (dolayısıyla kelime hazinesinin genişliğinin önemi burada ortaya çıkıyor) kadar dünyayı algıladığımızı ifade eder. Dilde sözcüklerin nasıl konumlandırıldığı, nasıl türetildiği (sondan ekleme vb. gibi), sözcük sayısı  vb. her unsur, düşünce ve algıyı şekillendirir. Dolayısıyla eylemi cümlenin sonunda olan Türkçe ve Japonca gibi dilleri konuşanlar süreç odaklı, eylemi özneden hemen sonra gelen İngilizce ve Almanca gibi dilleri konuşanların ise eylem odaklı düşünce yapılarına sahip oldukları düşünülebilir. Zira İngilizce ve Almanca konuşulan ülkelerde sonuç odaklı hareket edildiği ve “evet” ya da “hayır” gibi sonuç bildiren kelimelerin daha kolay bir şekilde kullanıldığına şahit olabiliriz. Öte yandan Türkiye ve Japonya’da ise kolay kolay “evet” ya da “hayır” gibi sonuç odaklı kelimeler direkt olarak pek söylenmez. Önce evet ya da hayır cevabının sebebi açıklanır, sonra evet ya da hayır denir, sonra da “ama” ile devam edilir=)

Sapir-Whorf hipotezini esnek bir şekilde ele alırsak aynı dili konuşan iki insanın, kullandıkları kelimelerle dünyayı algılayabileceklerini ve düşünce yapılarını şekillendirebileceklerini söyleyebiliriz. Zira hipotez, düşünce yapısını kullanılan kelimelerin şekillendirdiğini de ifade etmektedir. Kimisi günü sadece yirmi kelime kullanarak geçirirken kimisi, kelime hazinesinin de elverdiği ölçüde daha çeşitli kelimeler kullanarak günlük hayatına devam edebiliyor. Kişinin ana dilinde kelime bilgisi ne kadar az ise o kadar dar kapsamlı düşünebileceğini, söz konusu hipotezi arkamıza alarak öne sürebiliriz.

Peki insanlar ortak bir dilde buluşursa ne olur? Yani Tolkien evreninin ortak dili Westron, ya da dünyamızda en yaygın kullanılan dil olması sebebiyle ortak dil olarak kabul edilen İngilizce gibi bir dili konuşarak herkes aynı düşünce yapısına sahip olabilir mi? Hipoteze göre hayır. Zira İngilizce konuşuyor olsanız bile ana dilinizine göre dünyayı algılamaya ve düşünce yapınızı şekillendirmeye devam edersiniz. İngilizce konuşan biriyle anlaşmak için İngilizce cümle kurmadan önce Türkçe düşünüp düşündüklerinizi İngilizceye çevirmeye çalışırsınız mesela. İşte bu durum, ana dilin düşünce yapımızdaki etkisini ortaya koyar. Tabii ki burada yurtdışında yetişmiş ve farklı dilleri “ana dili” gibi konuşan kişilerin düşünce yapılarını da incelemek gerekir. Örneğin hem Türkçeyi hem de Almancayı ana dili gibi bilip konuşan kişiler, Almancanın sonuç odaklılığı ve Türkçenin süreç odaklılığı arasında bir yerlerde midir? Bu konu araştırılmaya muhtaç görünüyor.

Ortak bir dilde buluşmaktan konu açılmışken günümüzde emojiler aracılığıyla dünya üzerinde herkesin ortak bir iletişim aracı kullandığını söyleyebiliriz; fakat emojileri dil olarak değerlendirme yanılgısına düşmemekte fayda var. Hatta ne yazık ki aşırı emoji kullanımı sebebiyle cümle kurmaktan muzdarip/cümle kurmayı unutan insanların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor. Emojilerle ilgili beni rahatsız eden bir diğer durum da bir dönem sosyal medyada bir hayli popüler olmuş olan bir benzetme:


Evet, platform Antik Mısır platformum değil; ama yine de Antik Mısır’a selam göndermeden yapamadım=) İlgili görselde vahim bir şekilde emojiler Antik Mısır hiyerogliflerine benzetilmiş. Hiyerogliflere yapılan bu haksızlığı kınadığımı belirtmekle birlikte emoji kullanmadan mesaj attığım zaman moralimin bozuk, canımın sıkkın ya da trip attığımı düşünen arkadaşlarıma da emojileriniz bol olsun diyorum=) Emoji dönemi öncesinde kullandığımız (=), =(, =/, =s, =d vb.) işaretler de ne yazık ki günümüz emoji evreninde duygularımızı aktarmakta yetersiz ya da karşı tarafa karşı mesafeli olduğumuz yönünde algılanabiliyor. Ya da belki de gerçekten böyle bir duruşumuz olduğunu belirtmek için emojiler yerine bahsi geçen işaretleri kullanabiliyoruz. Bu durumu da “Dil Beklenti Teorisi” ile açıklamak mümkün aslında; fakat konudan çok sapmamak için söz konusu teoriyi başka bir yazıya bırakayım.

Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkarsak Konuştuğumuz dilin zaman algımızı da şekillendirdiğini de düşünebiliriz. Zaten bu yönüyle hipotez, Arrival (Geliş) adlı filme konu olmuştur. Filmde dünyamıza gelen uzaylıların (hektapotlar) dilini çözen dilbilimcimiz, lineer zaman algısından sıyrılıp dairesel zaman algısıyla düşünmeyi ve böylece zamanın ötesine geçmeyi başarır. Zira konuştuğumuz dilden ve diğer dillerden de anlaşılacağı üzere zaman algımız lineerdir. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman olmak üzere bir düzlem boyunca ilerleyen bir zaman algımız var.


(Arrival filmindeki hektapotların dairesel zaman algısı temelli yazı dilleri)

Hipotezi daha da irdeleyecek olursak konuştuğumuz dilin zaman algımızı şekillendirdiği sonucu ortaya çıkar. Peki gerçekten de dil mi zaman algımıza yön veriyor yoksa zaman mı dilimizi şekillendiriyor? Zaman algımız olan lineer zaman, neden-sonuç ilkişkisine bağımlıdır. Dairesel zaman algısı ise neden-sonuç ilişkisinden bağımsızdır. Dairesel zaman demişken Shirley Jackson’ın Tepedeki Ev romanından uyarlanmış bir dizi olan The Haunted of Hill House (1. Sezon)’da Nell karakterinin sözlerine de değinmek gerekir. Nell’in de dediği üzere zaman doğrusal değildir. Zira diziyi izleyenler hatırlayacaklardır ki karakterimiz “bent-neck lady” olarak çocukluk haline gözüküp onu korkutmaktadır, yani zaman içinde gezinmektedir. Burada akıllara şu soru gelebilir: Nell bent-neck lady olarak çocukluk halini korkutup onun ölümüne sebep olsaydı tarih sahnesinden yok olur muydu? Lineer zaman algına göre evet. Fakat Arrival filmindeki hektapotların dairesel zaman algısına göre hayır. Bu durum sadece yeni bir paralel evren  yaratırdı ve orada Nell, meydana gelmezdi. Bu arada zaman algısıyla ilgili kafanız yeteri kadar karışmadıysa daha çok kafa karışıklığı için Dark’ın tüm sezonları izlenebilir. 

(Nell karakterinin döngüsel bir zaman içinde olduğunu ifade edebilecek replikleri)

Sonuç olarak Sapir-Whorf hipotezine göre konuştuğumuz dil düşünce yapımızı, dünyayı algılayışımızı ve zaman algımızı etkilemektedir. Bu önermeden yola çıkarak şöyle bir akıl yürütme yaparsam çok mu zorlama olur? Bunu size bırakıyorum:

Dil düşünceyi ve algılayışı etkiler-düşünce ve algılayış, seçimlerimizi etkiler-seçimler, kaderimizi şekillendirir. Dolayısıyla dil kaderi etkiler.

Yani “doğduğun ev, kaderindir” gibi “konuştuğun dil, kaderindir” çıkarımı yapabilir miyiz? Bence üzerinde düşünmeye değer=)

21 Nisan 2021 Çarşamba

Tılsımlı Sözler Üzerine...

 “Sözcükler öyle güçlüdür ki tutku ve azimle telaffuz edildiklerinde doğanın düzenini altüst edebilir, depremlere, fırtınalara, kasırgalara neden olabilirler.”

(Francis Barrett, The Magus)

İngiliz okültist Barrrett’in de söylediği gibi sözcük deyip geçmemek gerekiyor. Sözcükler sadece kendisini oluşturan harflerden ya da sahip olduğu anlamlardan ibaret değildir. Harflerin tınısı, titreşim enerjisi ve birbiriyle uyumu, anlamı/anlamları ve sözcüğü söyleyenin sesi/tonlaması bir araya gelerek sözcüğe asıl manasını kazandırır. Yani aslında sadece söylenen söz değil, sözün nasıl söylendiği de oldukça önemlidir. Dolayısıyla sözcüğe sihir kazandırıp onu tılsımlı hale getiren de sözün özündeki titreşim ve mana ile söyleyenin sesindeki tutku ve enerjidir.

Sihirli ya da tılsımlı sözler denildiğinde çoğu kişinin aklına gelen ilk söz belki de “abrakadabra”dır. Bu sözün, antik bir dil olan ve Hz. İsa’nın konuştuğu dil olduğu söylenen Aramice olduğu düşünülür. Abrakadabra, Aramice’de “söylediğim gibi yaratacağım” ya da “konuşurken var ediyorum” (benim favorim budur=)) gibi anlamlara gelir. Hastalıklara karşı koruyucu ya da iyileştirici bir gücü olduğu düşünüldüğünden eski dönemlerde (örn., İ.Ö. 3. yüzyılda tarihlenen bir kitapta ve M.S. 2. yüzyılda yazılan bir şiirde geçtiği bilinir) içinde abrakadabra yazılı muskalar, hastalar tarafından kullanılmıştır.

Abrakadabra üçgeninin  Aramice yazımı

Abrakadabra üçgeni











Abrakadabra sözcüğü üçgen şeklinde yazıldığında hastadaki rahatsızlık ruhunun (enerjisinin) yok edilebileceği düşünülmüştür. Üçgen şeklinin güç, kudret, dayanıklılık gibi eril ve tepe noktası aşağıda olan şekilde (yukarıdaki görseller gibi) konumlandırıldığında bereket, doğum, yaratıcılık gibi dişil enerjiyi bir arada barındırdığı göz önünde bulundurulduğunda kelimenin bu şekilde yazılmasıyla iyileştirici gücünün artırılacağına inanılmasının sebebi açıklanabilir.

Abrakadabra sözcüğünün ters üçgen şeklinde yazılmasıyla hastalıklara şifa olabileceği inanışı, sözcüklerin taşıdığı mana ve söylenişi kadar yazılışının da önemli olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu noktada tılsımlı sözcük kategorisinde değerlendirilebilecek palindrom ve tarihteki ilk palindrom olan “sator karesi”nden bahsetmek gerekir. Palindrom, düz ve ters okunuşu aynı olan kelime, cümle, sayı ve notaları ifade etmek için kullanılan ve Antik Yunan’dan beri var olan bir terimdir. Zira terimin sözcük anlamı da “ters giden, geri geri koşan kişi” dir. Örneğin 121, küçük, kazak ve  “traş adama şart” şeklindeki örnekler, palindroma örnek olarak gösterilebilir. Sator karesi ise tarihte bilinen ilk palindrom örneği olarak kabul edilir. 

Roma Sator Karesi, tarihte bilinen ilk palindrom örneği olup Pompeii kalıntılarında bulunmuştur.

Harflerin palindrom oluşturacak şekilde tekrarlanmasıyla meydana getirilmiş olan sator karesinin tılsımlı olduğu düşünülmektedir. Söz konusu karenin tam ortasına denk gelen “tenet” kelimesinin, dikey ve yatay eksen boyunca kesişerek haç işareti oluşturduğu da iddialar arasındadır. Hatta Christopher Nolan’nın Tenet isimli filmine de ilham kaynağı olan sator karesidir.  Zira filmde sator karesinin içindeki kelimeler, filmdeki bazı karakterlerin ismi olarak kullanılırken filmin ismi de zaten sator karesinin merkezindeki tenettir.  

Christopher Nolan'ın Sator Karesi'nden esintiler taşıyan Tenet filminin afişi

Sator karesini oluşturan ve palindrom biçiminde yazılmış olan Latince kelimelerin anlamsal karşılıklarına bakıldığında “çiftçi Arepo Dünya’nın dönüşünü sağlıyor.”, “çitfçi Arepo çarkları gayretle tutuyor.”, “çiftçi Arepo tekerlerin dönmesini sağlıyor.”, “çiftçi Arepo sabanı güçlükle tutar.” vb. alternatif çeviriler karşımıza çıkıyor. Çiftçi ya da ekici Arepo (tohum atan) ile Tanrı’nın simgelendiği ve tekerlerin dönmesi ile tanrının kendi yarattıklarını (yapıtını) koruduğu ve kolladığı şeklinde yorumlar da mevcuttur. Sator karesinin de tılsımlı olduğu düşünülmüş ve kötü varlıklardan koruyucu gücüne inanıldığından evlerde nazarlık gibi kullanılmıştır. 

Sözcüklerin tılsımı konusunda Japon kültürüne has “kotodama” inanışından da bahsetmek gerekir. “Sözcük cini” anlamına gelen kotodama, sözcüklerde mistik güçlerin yer aldığını ve bu nedenle sözcükler ile bedeni, zihni ve ruhu etkileyebileceğimizi ifade eder. Belki de bu inanıştan etkilenmiş olsa gerek, Japon yazar ve girişimci Masaru Emoto, suya kötü sözler söylediğinde suda çirkin kristaller oluştuğunu, güzel sözler söylediğinde ise güzel kristaller oluştuğunu iddia etmiştir. Tüm bu iddialarını topladığı Sudan Mesajlar isimli kitap serisini çıkarmış ve bu seri oldukça satmıştır. Her ne kadar Emoto’nun iddialarının bilimsel dayanağı olmayıp yapılan deneyler sonucunda tüm bu iddialar çürütülmüş olsa da yine Emoto’nun pazarladığı, güzel sözler söylenmiş (okunmuş sular misali=)) ve bu nedenle güzel kristaller barındıran sular şişelenip satışa sunulmuş ve milyonlarca kişi bu suları satın almıştır.

Emoto tarafından iltifat edilmiş suda oluşan kristaller yukarıda. Kristallerin çiçek gibi olduğu görülebilir. Kötü sözlere ve metal müziğe (Emoto'nun metal müziğe bakış açısını da anlamış olduk=)) maruz bırakılmış suda oluşan kristaller ise altta. Söz konusu kristallerin ise çürümüş, ölü ve solgun göründükleri göze çarpıyor.

Mana, ses, söyleniş biçimi,  harflerin titreşimi, yazım biçimi… Tüm bunlar, bir söze tılsımlı olma özelliği kazandırabilir. Tüm bunlarla birlikte bana göre sözü tılsımlı hale getiren en önemli unsur ise inançtır. Emoto’nun iltifat edilmiş sularını sattıran, abrakadabra’yı belki de dünyanın en büyülü sözlerinden biri haline getiren, sator karesini kötülüklerden korusun diye evin duvarlarına astıran şey inançtır. İnanmadığımız bir sözden etkilenmeyiz. İnandığımız zaman ise söz, asıl gücünü ve tılsımını kazanmış olur, ama yürekten inanıyorsak. Barrett’in cümlesinde geçen “sözü tutku ve azimle telaffuz etmek” eylemi işte tam olarak budur. Tutkuyla/inançla söylenen her söz, havada hareket ettirici bir güç oluşturur. Bu noktada yazıyı Edgar Allan Poe’nun Sözcüklerin Gücü (1845) isimli kısa hikâyesinde geçen şu cümleyle sonlandırmak isterim. Hikâyedeki Agathos şöyle der:

“…bu vahşi gezegeni birkaç tutkulu sözcükle yaratalı üç yüz yıl oluyor…”

1 Kasım 2020 Pazar

Yazı Tipi Deyip Geçme! Seni Rezil de Eder, Vezir de! (Bölüm 1)

LogoPhile bloğum kelimelerle ilgili olunca kelimeleri oluşturan harfleri şekillendiren yazı tipleriyle ilgili bir şeyler yazmak istedim…

İşte, okulda, sokakta, televizyonda, kısacası günlük hayatımızın hemen hemen her alanında farklı yazı tiplerine maruz kalıyor ve onları kullanıyoruz. Peki yazı tiplerinin de tıpkı insanlar gibi karakter sahibi olduğunu hiç düşündünüz mü?

Aslında her yazı tipinin kendine has bir karakteri ve hikayesi var. Bu nedenle onları kullanırken bu unsura dikkat etmemiz gerekiyor. Yani onların da bir karakteri olduğuna. Aksi takdirde bizimle veya yazı içeriğimizle uyuşmayan bir yazı tipi seçme ihtimalimiz artar. Böyle olduğunda ise istemeden ciddiyetsiz bir imaja bürünebilir, ya da samimi bir ortamda istemeden mesafeli bir imaj yüklenebiliriz.

Yazı tipleri genel olarak tırnaklı ve tırnaksız fontlar (yazı tipi) olmak üzere ikiye ayrılır. Tırnaklı, nam-ı diğer şerif (Köken: Latince) fontlar, harfleri oluşturan çizgilerin sonunda yer alan küçük çıkıntıları barındıran fontlardır. Örneğin Times New Roman, şerif-yani tırnaklı- fontların en meşhurudur. Tırnaklı fontların nasıl ortaya çıktığı konusu hala belirsizliğini korurken konuyla ilgili iki görüş bulunmaktadır: Birincisi, Antik Roma döneminde harfleri taşlara kazıyan katiplerin, kazıdıkları boşlukları boyarken taşırma yapması sonucunda tırnaklı fontların ortaya çıktığı yönündedir. İkinci görüş ise taşlara kazınan harfleri oluşturan çubukların, daha estetik bir görünüm kazanması için sonuna küçük çıkıntılar eklenmesi sonucunda tırnaklı fontların ortaya çıktığını ifade eder. Nedense ikinci görüşe kendimi daha yakın hissediyorum. Belki de ilkokul yıllarımda benim de içgüdüsel olarak harflerin yanına daha güzel görünmeleri için küçük çıkıntılar çizmemden kaynaklanıyordur bu his😊

Tırnaklı fontlar kıvrımlı ve ince hatlara sahip oldukları için feminen olarak tanımlanırlar. Klasik bir havaları vardır. Kişiye güven verirler. Ağırdırlar. Bu nedenle resmi ve ciddi ortamlarda tırnaklı fontları görmek mümkündür. Ayrıca uzun metinlerde yazının daha kolay okunmasını sağlarlar. Sayfada da tırnaksız fontlara göre daha az yer kapladıklarından olsa gerek, kitaplarda ve makalelerde sıklıkla tırnaklı fontlar-özellikle de Times New Roman-kullanılır.

Tırnaksız fontlar, nam-ı diğer sans serif (köken: Latince, şerifsiz anlamına gelir, ‘’sans’’ eki ‘’-sız, siz’’ anlamı katar. Ve evet, özellikle tasarımcılar dünyasında şerifsiz kelimesinin, çağrıştırdığı Türkçe başka bir kelime sebebiyle sıklıkla geyiği (!) yapılır. O kelimeyi burada yazmayayım, siz anlamışsınızdır😏),  kalın ve düz bir biçime sahip olup maskulen olarak tanımlanırlar. Tırnaklı fontlara göre daha dinamik ve genç olarak değerlendirilirler. Samimi ve resmi olmayan ortamlarda tırnaksız fontlar kullanmak daha uygun olabilir. Bununla birlikte uzun metinlerde çok da kullanışlı değildirler; çünkü uzun metinlerde okumayı güçleştirebilirler. Bu nedenle kısa yazılarda, marka logolarında sıklıkla tercih edilirler. Tırnaksız fontların en meşhuru olarak Helvetica (Latincede İsveçli demek) gösterilir.

Helvetica yazı fontunu, pek çok marka logosunda görmeniz mümkündür. Dünya genelinde özellikle tasarım alanında sıklıkla tercih edilen bir fonttur. Bunun sebebi Helvetica’nın net, açık ve anlaşılır bir font olarak değerlendirilmesidir. Bilgisayarınızda Helvetica’yı göremeyebilirsiniz; ama her bilgisayarda yüklü olan Arial (bu yazımda kullanmış olduğum fonttur kendisi), Helvetica’nın eşdeğeri niteliğindedir. Yine de iki font arasında ince de olsa birtakım farklılıklar bulunur.

Bu örnekler, Helvetica, Arial ve Arial’ın atası olan Grotesk arasındaki ince farklılıkları gözler önüne sermektedir.






Dünya çapında oldukça yüksek kullanım oranına sahip WhatsApp markasının logusu da Helvetica’dan oluşmaktadır. Helvetica’nın evrensel bir imaja sahip olduğu düşünüldüğünde, WhatsApp için doğru bir font seçimi olduğunu söylemek mümkün. WhatsApp dışında Panasonic, BMW, Toyota gibi evrensel markaların da logoları Helvetica yazı tipiyle oluşturulmuştur.

Helvetica her ne kadar evrensel olup da tasarımcıların favorisi olsa da her zaman markaya başarı getirmeyebilir. GAP markası örneğinde bunu görüyoruz.

 


Soldaki logo, GAP markasının 1986'dan 2016’ya kadar kullandığı Times New Roman ile tasarlanmış logosudur. Sağdaki ise GAP’in 2010 yılında daha ‘’modern’’ ve ‘’cool’’ bir imaja bürünmek için Helvetica ile tasarlanmış olan logosudur. Helvetica logosu GAP’in müşterileri tarafından hiç sevilmemiş ve benimsenmemiştir. Müşteriler yeni logoyu, ‘’stilden yoksun’’ olarak tanımlamışlardır. GAP’in var olan imajına ve stiline hiç uygun olmadığını düşünmüşlerdir. Bu eleştiriler ve geri dönüşler sonucunda GAP Helvetica'lı (!) logosunu bir hafta sonra kaldırmak zorunda kalmış ve eski logosuna dönmüştür.

Gelelim Comic Sans’a. Comic Sans, çoğu kişi tarafından itici olarak değerlendirilen, ciddiyetten yoksun ve güvenilmez olarak tanımlanan bir yazı tipidir. Aslında Comic Sans’ın da ciddi olmak gibi bir amacı yoktur. Adı üstünde bence gayet eğlenceli ve komik bir karakterdir kendisi😃. Microsoft tarafından 1995 yılında çocuklara yönelik olarak geliştirilen bir arayüz olan Microsoft Bob’un animasyon köpek karakteri Rover’ı konuşturmak için tasarlanmış bir yazı tipidir. Rover’ın Times New Roman ile konuşmasının, hedef kitle olan çocuklar ile pek uyuşmayacağını düşünen Microsoft, Comic Sans’ı geliştirerek çocuklara hitap edebilmeyi hedeflemiştir.

Rover, Times New Roman ile konuşuyor
Rover, Comic Sans ile konuşuyor















Comic Sans, her ne kadar özellikle tasarımcılar tarafından sevilmeyip karalama kampanyalarına maruz kalsa da günümüze kadar varlığını korumuştur. Dünyaca ünlü markaların logoları Comic Sans ile tasarlanmış olsaydı aşağıdaki gibi görüneceklerdi:

NASA'nın Comic Sans ile tasarlanmış bir logoya sahip olduğunu bir düşünün. Sanırım tüm ciddiyetini bir anda yitirirdi. Ne dersiniz?

Daha fazla uzatmamak için bu yazımda yoğun olarak Helvetica, Comic Sans ve Times New Roman üzerinde durmayı tercih ettim. Yazının kapanışı niteliğinde şunları söylemek istiyorum:

Seçmiş olduğunuz yazı tipi, hem sizin karakterinizi yansıtan hem de metniniz hakkında okuyucuya, daha metninizi okumadan ipucu veren oldukça önemli bir unsurdur!

Bu nedenle yazı tipi deyip geçmeyin!

Her yazı tipinin, taşıdığı bir karakter olduğunu unutmayın!

Microsoft Word sözcük işlemcisinde varsayılan yazı tipi Calibri 11 diye tembellik yapıp her yerde Calibri 11 kullanmayın mesela! Aslında Calibri her ne kadar istikrarlı bir yazı tipi olarak görülse de bazı durumlarda farklı yazı tipi kullanmanız gerekebilir. Metninize uygun yazı tipi seçiminiz, sizin daha özenli ve profesyonel biri olarak algılanmanızı sağlayabilir. 

Yazı tipleri konusundaki yazılarımın bununla sınırlı kalmamasını planladığımı belirtmek isterim. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere!







Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti

Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvı...