18 Temmuz 2022 Pazartesi

Emoticonlardan Hiyerogliflere Kısa Bir Yolculuk (ᵔ◡ᵔ)

Geçtiğimiz gün kutlanan Dünya Emoji Günü sebebiyle emojilerin atası olarak nitelendirebileceğimiz emoticon ve Japonlar arasındaki versiyonu kaomojiden bahsetmek istedim. MSN ve SMS nesli olarak da değerlendirebileceğimiz Y kuşağı için emoticonlar daha tanıdık gelebilir. Zira emojiler ve sosyal medya araçları (WhatsApp vb.) henüz kullanıma girmeden önce emoticonlar MSN ve SMS gibi mesajlaşma platformlarında duyguları kısa yoldan ifade etmek için sıklıkla kullanılmaktaydı. İngilizcedeki emotional (duygusal) ve icon (simge) kelimelerinin birleşmesinden oluşan emoticon, 1982 yılında Amerika’daki Carneige Mellon Üniversitesinde yapılan kötü bir şaka sonucunda ortaya çıktı. İlgili üniversitenin çevrim içi mesajlaşma panosuna cıva sızıntısıyla ilgili gönderilen şaka ciddiye alınınca üniversitede büyük bir panik yaşanmıştı. Bu noktada bilgisayar bilimci  Dr. Scott E. Fahlman, bir daha bu tür bir panik yaşanmaması için şaka olan haberlerin sonuna gülen yüzü simgeleyen :-) ifadesinin, şaka olmayan (ciddi olan) haberlerin sonuna ise çatık yüzü simgeleyen :-( ifadesinin koyulmasını önerdi. Bu öneri sadece söz konusu üniversite içinde değil, internet ortamında da geniş bir kullanıcı kitlesi tarafından benimsenince emoticonlar hayatımıza girmiş oldu.

Dr. Scott Fahlman ve emoticonların ilk örneği gülen yüz


Emoticonların doğuşu, benim de favorim olan Japon emoticonların, orijinal ismiyle de kaomojilerin ortaya çıkmasını sağladı. Japonca kao (yüz) ve emojilerden bildiğiniz moji (karakter) kelimelerinin birleşmesinden oluşan kaomojilerin en belirgin özelliği, karakterlerde ağızdan çok gözlere vurgu yapılmasıdır. Bu unsur kaomojilerin, günümüzde dünya genelinde sıklıkla kullanılan ve günü bile kutlanılan emojilerden farklılaştığı en önemli noktadır. Zira emojilerde daha çok ağıza vurgu yapılır ve ağız farklı şekillerde gösterilir. Japonlar ise tıpkı bizim gibi gözlerin, insan ruhunun bir aynası olduğunu düşündüklerinden, ki biz de gözler kalbin aynasıdır deriz, kaomojilerinde duyguları ifade etmek için gözlere daha çok odaklanıp gözlerde değişiklikler yapmışlardır.

( ´ ` ) ,  ( ̄▽ ̄ya da () gibi.

Öte yandan kaomojiler sadece bir duygu durumunu değil karmaşık bir eylem, nesne ya da olayı ifade etmek için de kullanılabilir.

┬┴┬┴┤(_├┬┴┬┴

Örneğin yukarıdaki kaomoji, duvarın arkasında saklanma eylemini niteler. Yüz ifadesine bakıldığında saklanma eyleminin eğlence amaçlı olmadığını (yani saklambaç oyunu vb. sebeplerle), saklanan kişinin endişeli olduğu görülebilir. Dolayısıyla söz konusu kaomoji sadece duyguyu değil, aynı zamanda eylemi de ifade eder niteliktedir.

┬┴┬┴┤( ͡° ͜ʖ├┬┴┬┴

Burada ise saklanan kişinin eğlence amaçlı, en azında hâlinden memnun bir şekilde saklandığı çıkarımı yapılabilir.

Saklanmaktan bahsetmişken Mısır hiyeroglifleri aklıma geldi:-) Zira “hiyerogliflerde saklanmış mesajlar”, “hiyerogliflerdeki saklı anlamlar” vb. söylemleri, özellikle konuya ilgisi olanlar sıklıkla duymuş olabilir; fakat bu yazıda hiyerogliflere değinecek olmamın asıl sebebi, onlara olan özel ilgim ve saklı anlamları deşifre etme gayretim değil, hiyeroglifler ile emojilerin neredeyse (!) bir tutularak sosyal medyada mem hâline dönüştürülüp yıllardır paylaşılmasıdır:

Tıpkı bu



ya da bu görsel gibi:




(҂` ´)(bu benzetmelere çok sinirlendiğimden bu duygumu ifade etmek için söz konusu kaomojiden daha uygunu olamazdı.

Hiyeroglif ve emojiler arasındaki tek ortak nokta, her ikisinin de konuşma dili değil, yazı dili olmasıdır. Yani Antik Mısırlılar hiyeroglifleri konuşmak için değil, yazmak için kullanmıştır. Öte yandan görsellerdeki benzetmelerin doğruluğundan bahsetmek mümkün değildir. Zira hiyeorgliflerin her biri bir harfe karşılık gelir. Örneğin ağız emojisine benzetilen hiyeroglif R harfine, genellikle onay ve övgü anlamında kullanılan baş parmak yukarı emojisine benzetilen hiyeroglif ise D harfine karşılık gelir. Öte yandan hiyeroglifler sadece harf olarak değerlendirilemez. Bağlama göre farklı anlamlara gelebilirler. Okunuşları da emojiler gibi “kullanıcı dostu”, yani kolay değildir. Hiyeroglifler arasında yerden tasarruf amaçlı olarak boşluk bırakılmamış olması, okunuş yönünün değişebilmesi vb. durumlar, hiyeroglif okunabilirliğinin sadece günümüzde değil antik dönemde Mısırlılar arasında da oldukça düşük olmasına sebep olmuştur. Ayrıca hiyerogliflerin Mısırlılar tarafından Tanrı’nın sözleri (Medhu Neter) olarak nitelendirilmesi, sadece üst sınıfın mezar duvarlarını süslemesi, belli bir kesim tarafından okunabilmesi, yazılış ve okunuşundaki zorluk gibi sebepler bile hiyerogliflerin emojilerle karşılaştırılmasının ne kadar cahilce bir durum olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu arada yerden tasarruf demişken hiyerogliflerde sesli harf temsilinin olmadığının bilinmesi gerekir. Zira kavramların sesli harfler olmadan yazılması da yerden tasarrufun bir sonucu olabilir. Örneğin güzel anlamına gelen “nefer” kelimesi yazılırken ünlü harfler çıkarılır ve kelimenin sessiz harflerden oluşan iskeleti, yani “nfr” yazılırdı. Bu noktada emojilerle olmasa da günümüz mesajlaşma dili ile arasında bir benzerlik kurulabilir. Zira yerden tasarruf ya da üşengeçlik vb. sebeplerden selam, merhaba ya da kendi de bir kısaltma olan naber (ne haber kelime öbeğinin kısaltması) gibi çoğu kelime kısaltılarak slm, mrb, nbr gibi ifadelere dönüşebilir. Tıpkı hiyeroglif yazımındaki yöntem gibi.

Emoticon ve kaomojiyi de Mısır hiyerogliflerine bağladığıma göre yazıyı burada sonlandırabilirim. Bir sonraki yazıda  (o´`o)





19 Haziran 2022 Pazar

Hiçbir Şey Anlamadan Dersi Geçen Öğrenci ve Bana Çağrıştırdıkları

 

Anlamadan bilmek ve/veya anlamadan okumak. Örneğin bazı öğrenciler sınavda anlamadığı hâlde doğru cevaplar verebiliyorlar, çünkü ne yazık ki anlayarak çalışmak yerine anlamadan okumayı, yani ezberlemeyi tercih ediyorlar. Hatta anlamadan bilerek mezun da olabildikleri için mezuniyet sonrasında derslerde öğrendiklerine (!) dair akıllarında kalan hiçbir şey olmayabiliyor. Sınav haftasında gözlemlediğim de tam olarak buydu. Notunu öğrenmek için yanıma gelen öğrenciye sınavdaki soruların aynılarını sözlü olarak sorduğumda herhangi bir cevap verememişti. Oysaki sınavda tüm soruların doğru cevaplarını bilerek (!) işaretlemişti. Yani öğrenci, sorulanlar hakkında en ufak bir yorumu ya da bilgisi olmamasına rağmen soruları ya da konuları ezberleyerek sınava girmiş ve soruları anlamadan bilerek sınavı geçmişti. Tam da bu noktada aklıma Çin odası argümanı ve semantik-sentaks kavramları arasındaki ilişki sorunsalı geldi. Peki nedir bu Çin odası argümanı ve semantik-sentaks kavramları?

Çin odası argümanından bahsetmeden önce Turing testine değinmek gerekir. Zira söz konusu argüman, Turing testine ismini veren Alan Turing’in önermesine karşı çıkar. Matematikçi ve filozof Alan Turing, bilgisayarların doğal dil kullanımı sonucunda karşısındaki insan tarafından kolaylıkla bir insandan ayırt edilemeyeceğini düşünerek söz konusu testi geliştirir. Eğer bilgisayar Turing testinden başarılı olursa, yani bir insandan ayırt edilemezse bu durum Turing’e göre bilgisayarın “zeki” olduğunun bir kanıtıdır. Öte yandan felsefeci John Searle ise zeka sahibi olmanın, sadece “bilinçli” varlıklarla sınırlı olduğunu düşünür. Searle, bilgisayar Turing testinden geçse bile bilgisayarın gerçekten “düşünmediğini” ve düşünmek için testi geçmekten daha fazlasının gerekli olduğunu ifade eder. Özetle Alan Turing’e göre bilgisayarın Turing testinden geçmesi, onun “zeki” olduğunun bir göstergesiyken John Searle’ye göre bilgisayarların testi geçmesi bilinçli olduklarının bir göstergesi olmamakta, makineler (bilgisayarlar) ancak bir bilince sahip oldukları zaman insanın yerini alabilmektedir. Bu düşüncesinden hareketle Searle, süper bilgisayarlar ile tost makineleri arasında her ikisinin de bilinçli olmamaları sebebiyle herhangi bir fark görmemektedir.

Searle, Turing’in bilgisayarların zeki olduğu argümanına karşı çıkarak onların sadece bazı davranışları kopyalayıp birtakım işlemler sonucunda bunları uyguladığını öne sürer ve bunu Çin odası argümanıyla göstermeye çalışır:

Çin odası argümanı tıpkı Schrödinger’in kedisi gibi bir düşünce deneyidir. Deneyde kapalı bir oda içindeki bir kişiye dışarıdan Çince mesajlar geldiği farz edilir. Odadaki kişi Çince bilmemektedir; fakat Çince soru-cevap kılavuzuna bakarak (yani Çince karakterleri kılavuzdaki karakterlerle eşleştirerek) mesajlara karşılık verir. Odadaki kişi Çince bilmemesi sebebiyle mesajları anlamasa da kılavuz yardımıyla mesajlara uygun karşılıklar verir. Bu noktada Searle, odadaki Çince bilmeyen kişi ile Turing testini geçen bilgisayarı birbirine benzetir. Her ikisi de gelen mesajların anlamını bilmese de uygun çıktılar üretebilir.

Çin odası argümanını ifade eden deneyin böyle bir tasarımı olduğu düşünülebilir.


Searle, düşünce deneyindeki kişinin ya da Turing testinden geçen bilgisayarın ürettiği “uygun çıktıları” sentaks kavramı ile açıklar. Sentaks (sözdizim) tek başına anlam, yani semantik için yeterli değildir. Turing testinden geçen bilgisayar ya da Çin odası deneyindeki kişi sentaks üretip mesaja uygun karşılıklar vermiş olsa da mesajın içeriğini anlamamaktadır. Yani bilgisayar da deneydeki kişi de anlamadan bilmektedir. Tıpkı yazının başında bahsettiğim ve sınavdaki tüm soruları anlamadan bilerek sınavı geçen öğrenci gibi. Dolayısıyla Searle’ye göre makineler (bilgisayarlar) akıllı değildir. Onların yaptıkları sentaks (sözdizim) üretip mesajlara uygun karşılıklar vermekten başka bir şey değildir. Burada semantikten (anlam) bahsedilemez. Zira sentaks ve semantik aynı şey değildir. Bunu yıllar boyunca eğitimi alınmasına rağmen bir türlü tam anlamıyla öğrenilemeyen (!) İngilizce ile ilişkilendirebiliriz. Eğitim hayatı boyunca gereksiz yere İngilizce gramere, yani sentaksa boğulan öğrenci, kelimelerin anlamından, yani semantikten bihaber olduğu için okuduğundan bir şey anlamasa da sentaks kullanarak İngilizce sorulara uygun karşılıklar üretebilir. Bu öğrencinin de yazının başındaki öğrenciden bir farkı yoktur. Her ikisi de ne yazık ki bir bilince sahip olmalarına rağmen makinalaşmayı tercih ederek anlamadan bilenler kervanına katılmıştır. Acaba makinalaşmak mı istemişlerdir?

Trrrrum trrrum trrrum!

Trak tiki tak!

Makinalaşmak istiyorum!

Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!

Anlamadan bilen öğrencinin bendeki çağrışımları Çin odası argümanından başlayıp Nazım Hikmet’in Makinalaşmak adlı şiiriyle son bulurken sizin hangi argümana daha yakın olduğunuzu bilmek isterim:

a.Turing bence haklı. Bilgisayar, testi geçiyorsa zekidir.

b. Searle haklı. Bilgisayarın testi geçmesi onun bilinçli olduğunu göstermez. Bilgisayarın yaptığı sadece sentaks üretmektir, bu ise anlamdan yoksundur.

c. Bir fikrim yok.

d. Makinalaşmak istiyorum.

e. Ben çoktan makinalaşmışım.

f. Atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın.

g. Hiçbiri

22 Mayıs 2022 Pazar

NİMLİ KELİMELER SERİSİ-BÖLÜM III

Nimli kelimeler serimizin üçüncü bölümü olan son bölümüne hoş geldiniz. Bölümün nimli kelimelerine geçmeden önce ikinci bölümün alıştırma sorusunu cevaplamak isterim. Hatırlarsanız eğer, soruda Harry Potter isminin bir karaktonim olabilmesi için Harry Potter’ın ne işle meşgul olması gerektiğini sormuştum. Şıklarda ise Hogwarts müdürü, sihir bakanlığında memur, Hogwarts yurdunda temizlikçi, Hogwarts’ta bitkibilim derslerinde kullanılacak çömlekleri yapan çömlekçi ve büyücü olarak kalmalıydı seçenekleri mevcuttu. Harry Potter isminin karaktonim olabilmesi için Harry’nin tabii ki bir çömlekçi olması gerekiyordu; çünkü “potter” kelimesi “çömlekçi” anlamına gelir. Hayali bir karakter olan Harry Potter’ın da ismiyle müsemma olabilmesi için çömlekçilikten başka bir işle meşgul olmaması gerekirdi=) Sorumuzun cevabını verdiğimize göre üçüncü bölümün ilk nimli kelimesiyle seriye devam edebiliriz.

Metonim:

Türkçede ad aktarması, düz değişmece ya da mecaz-ı mürsel olarak ifade edilir. Bir nesneyi ya da varlığı doğrudan söylemek yerine bir özelliğiyle ifade etmektir. Burada metoniminin metafor ile karıştırılmaması gerekir. Zira metaforda bir benzerlik ilişkisi kurulurken metonimide bir benzetme amacı yoktur, sadece anlamı karşılayacak şekilde adın aktarılması söz konusudur. Örneğin annelerimizin sıklıkla kullandığı “dolabını topla” ifadesinde bir metonimi söz konusudur. İfadedeki dolap, aslında dolabın içindeki tüm eşyaları kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Ya da “Poe’yu okumanı tavsiye ederim” derken de metonimi yapmış oluruz. Burada Poe’yu fiziksel olarak okumak tabii ki söz konusu değildir, bahsedilen Poe’nun eserleridir. Dolayısıyla Poe ile Poe’nun eserlerini kapsayacak şekilde bir metonimi yapılmıştır. 

Metonimik bir dolap=)

Peki metonimi neden yapılır? “Poe’un eserlerini okumanı tavsiye ederim” yerine neden “Poe’yu okumanı tavsiye ederim” ya da “dolabındaki kıyafetlerini topla” yerine neden “dolabını topla” demeyi tercih ederiz? Üşengeçlikten mi? Zamandan tasarruf etmek için mi? Ya da böylesi daha mı etkili? Kulağa daha mı hoş geliyor? Daha derin bir anlam mı katıyor? Belki de bazen az çoktur. Bu noktada Alman mimar Ludwig Mies van der Rohe’nin çığır açan  “less is more” (az çoktur) sözüne selam gönderip metonimiyi minimalizme bağladığımıza göre bir diğer nimli kelimeye geçebiliriz=)

Mononim:

Ünlü bir kişiyi ifade etmek için onun sadece bir ismini kullanmaktır. Mononim, özellikle uzuuun isimli ünlüleri ifade ederken bir “metonim” etkisi yaratarak hem kolaylık hem de etkileyicilik sağlayabilir. Örneğin İtalyan ressam Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni’yi ifade etmek için uzuun uzuun ismini söylemek yerine sadece kısa ve öz bir biçimde, çünkü az çoktur, Michelangelo deriz ve böylece Michelangelo, ünlü ressamın mononimi olur. Mononimi ünlü şarkıcı isimlerinde de sıklıkla görmemiz mümkün. Örneğin Shakira (asıl adı Shakira Isabel Mebarak Ripoll), Madonna (asıl adı Madonna Louise Ciccone), Tarkan (asıl adı Tarkan Tevetoğlu) gibi isimler, söz konusu ünlü kişilerin mononimidir.

 

Mononim kardeşliği=) Zira Beyonce de tıpkı Shakira gibi bir mononim (merak edenler için Beyonce'nin asıl adı Beyonce Giselle Knowles-Carter'dır).

Örneklerde de görülebileceği üzere soy isimler değil, isimler kullanılmaktadır. Dolayısıyla bir ismin mononim olabilmesi için kişinin ilk ismi (yani soy ismi değil) olması önemlidir.

Numeronim:

Bir şeyin, sayılarla ifade edilme biçimidir. Örneğin genellikle giriş derslerini ifade etmek için “101” sayısı kullanılır. ISL 101 gibi. Dolayısıyla 101, söz konusu dersin bir numeronimidir. 7/24, “yedi gün yirmi dört saat verilen hizmetin” bir numeronimidir. 67, 41 gibi sayılar bağlamına göre Zonguldak ya da Kocaeli’ye ilişkin şeylerin bir numeronimi olabilir.

Peki numeronim bir metonim örneği olabilir mi? Sonuçta herhangi bir benzetme ilişkisi kurmadan sadece bir özelliği (kavramın sayısal özelliğini) bütünü ifade etmek için kullanıyoruz. Örneğin İzmir Karşıyaka’yı ifade etmek için 35,5 diyoruz. Ya da “bu dönem 101 çok zorlu geçti” derken herhangi bir giriş dersinden bahsedebiliyoruz. Bu noktada evet, bence numeronim bir metonim örneği olabilir. Yine de konuya ilişkin görüş bildirmek isteyenler yorum yaparlarsa memnun olurum=)

Paronim:

Aynı kökten gelen kelimelerdir. Hatta aynı kökten gelen kelimeleri bir arada kullanma sanatına Türkçede iştikak adı verilir. Örneğin “komşu, konuşmak, konak” eski Türkçede “-ko” kökünden gelir. Dolayısıyla “eski konaktaki komşular çok konuşkandı” dediğimde iştikak yapmış olurum.

Retronim:

Favori nimli kelimemi en sona bıraktım. Retronim, nimli kelimeler serimizdeki favori nimli kelimem oluyor. Retronim, belki adından da az çok anlamı hakkında tahminde bulunabileceğiniz üzere, bir nesneyi belirtmek için kullandığımız kelimelerin çeşitli sebeplerden dolayı-ki bu sebepler genellikle teknolojik gelişmelerden kaynaklanıyor-o nesnenin özelliklerini ifade etmeye yetmemesi durumunda başına bir niteleyici kelime getirilmesiyle oluşturulan yeni kelimelerdir. Retro denmesinin sebebi ise teknolojik gelişmelerle birlikte evrilen ve dönüşen nesnenin ilk, dolayısıyla eski, yani önceki (retro) hâlini anlatmaktır. Örneğin elektrogitar ortaya çıkınca eskisine akustik gitar denmesi, akustik gitarı bir retronim yapar. Renkli TV çıkınca eskisini siyah beyaz TV olarak ifade ettiğimiz zaman da siyah beyaz TV’yi bir retronim yapmış oluruz. Dijital saatlerden sonra eski saatleri ifade etmek için kullandığımız analog saat, ya da otomatik vitesten sonra ifadelendirdiğimiz manuel vites de birer retronim örneğidir. Çeşitli destinayonlarda da retronim örnekleri görmek mümkün. Örneğin Eski Foça, Eski Çarşı vb. ifadeler de retronime örnek olabilir.

Retronimle birlikte nimli kelimeler serimizin sonuna gelmiş oluyoruz. Nimli kelimeler tabii ki bu serideki kelimelerle sınırlı değildir. Ben bu seride, ilgi çekici bulduğum ve herkes tarafından bilinmeyebileceğini düşündüğüm kelimelere yer vermek istedim. Bildiğiniz ve seride yer almayan diğer nimli kelimeleri yorumlarda belirterek serinin gelişmesine katkıda bulunabilirsiniz.

İki bölüm sonunda da yapmış olduğum gibi bu bölümün sonunda da bir alıştırma sorusu sorarak bölümü ve seriyi sonlandırmak isterim.

Alıştırma sorusu:

“Ticari, bekleme yapma!” sesiyle irkildi. Zira o sırada Adele dinliyordu ve gözleri kapalıydı. 435’in final soruları çok zordu ve kafasını dağıtması gerekiyordu. Eve gidene kadar dolmuşta biraz dinlenirim diye düşündü. Kafasını dayadığı dolmuş camından yolu izlerken birden gözleri dolmuşun tavana yakın kısmına iliştirilmiş analog saate ilişti. Analog saati dolmuş içinde gördüğü için şaşkındı; aynı zamanda acaba saat birinin kafasına düşmüş müdür diye de sormadan edemedi. Zira yollar Mariana çukurundan hallice çukurlarla, çukurun olmadığı yerlerde de çukuru kapamak için yapılmış eğreti tümseklerle doluydu…”

Yukarıdaki hikâyede geçen nimli kelimeler hangi seçenekte doğru olarak verilmiştir?

a. Paronim, retronim, mononim, numeronim

b. Metonim, paronim, retronim, numeronim

c. Metonim, mononim, numeronim, retronim 

21 Mayıs 2022 Cumartesi

NİMLİ KELİMELER SERİSİ-BÖLÜM II

Nimli kelimeler serimizin ikinci bölümüne hoş geldiniz. İkinci bölüme kadar geldiyseniz kelimekolik (logophile) olma potansiyeliniz oldukça yüksek demektir. Zira serideki kelimeler, herkesin ilgisini çekebilecek türden olmadığı için sadece ilginç kelimelere ilgisi olan niş bir kesime hitap ediyor olabilir. İkinci bölüme başlamadan önce birinci bölümün sonundaki alıştırma sorusunun cevabını merak edenler için cevabın e seçeneği olduğunu söyleyebilirim. İsmiyle müsemma Mehmet Soran, sürekli soru sorduğu için Soran soyadı kendisine oldukça uygun, yani onun aptonimidir. China ve china yazımına olan vurguda kapitonim söz konusu iken ASAP (As Soon As Possible) kısaltması ise bir akronim örneğidir.  Bu açıklamadan sonra ikinci bölümün ilk nimli kelimesi olan karaktonimle seriye devam edebiliriz.

Karaktonim:

Bir hayali karakterin önemli ve öne çıkan bir özelliğinin nitelendiği ismidir. Yine akışı bozmayıp Harry Potter’dan örnek vermeye devam edersek-birinci bölümde de belirtmiş olduğum üzere Harry Potter nimli kelimeler serisine bir hâyli örnek sağladı-Draco Malfoy karakterinin Malfoy soyadının bir karaktonim olduğunu söyleyebiliriz. Zira Malfoy ismindeki “-mal” öneki İngilizcede (ve Latin kökenli dillerde) kötü, kötücül, yanlış gibi olumsuz anlamlara gelir. Malfoy’un da Harry Potter’a aşina olanlar bilirler, yaptığı işlere “-mal” öneki, dolayısıyla Malfoy soyadı oldukça uygundur. Burada akıllara birinci bölümdeki “inaptonim” kelimesi gelebilir ve Malfoy’a neden inaptonim değil de karaktonim dediğimiz sorgulanabilir. Bu haklı ve yerinde bir sorgulamadır; fakat karaktonim, isminden de anlaşılacağı üzere “hayali bir karakterin” ismiyle müsemma olması durumudur. Draco Malfoy da hayali bir karakter olduğu için Malfoy ismi onun inaptonimi değil, karaktonimidir.

Draco Malfoy

Kontranim:

Kendi içinde zıt anlamlar barındıran kelimedir. Başka bir deyişle aynı kelimenin, birbirinin zıddı iki anlama da sahip olmasıdır. İngilizcede bu tür kelimelere iki yüzlü kelimeler (janus words) de denir. Janus words ismi ise bir yüzü sağa bir yüzü sola, yüzlerinden biri kentten içeri girenlere, biri ise kentten çıkanlara bakan, böylece kentin güvenlik içinde yaşamını sürmesini sağlayan iki yüzlü Roma tanrısı Janus’tan gelir. Hatta batı dillerinde Ocak ayı anlamına gelen January ismi de tanrı Janus’tan türemiştir. Zira January (Ocak ayı), bir yönüyle geçmiş yıla, bir yönüyle de gelecek yıla bakan bir köprü görevindedir. Kontranime dönecek olursak, örneğin İngilizcedeki consult kelimesi (fiil) bir kontranimdir. Zira consult fiili, hem danışmanlık almak, hem de danışmanlık vermek anlamlarında kullanılabilir. Ya da İngilizcedeki fast kelimesi de hem hızlı hareket etmeyi hem de yerinde durmayı ifade ederek kontranime örnek oluşturur. Türkçede aklınıza gelen kontranim örnekleri varsa yorumlarda bildirirseniz çok memnun olurum=)

Roma'nın iki yüzlü tanrısı Janus


Demonim:

İçinde geçen “demon” kelimesinden dolayı demonimi şeytani bir şeyle çağrıştırabilirsiniz; fakat demonimin etimolojisine bakıldığında kelimenin yöresel, yöreye özgü anlamlarına gelen “endemic” kelimesinden türediği, dolayısıyla şeytanla pek bir ilgisi olmadığı söylenebilir. Demonim, belli bir yerde veya bölgede yaşayan insanları ifade etmek için kullanılan bir kelimedir. Örneğin Zonguldak’ta yaşayan insanları ifade etmek için kullanılan “Zonguldaklı” kelimesi bir demonimdir.


Zonguldak<3

Eponim:

Bir şeyin adının, gerçek veya hayali bir kişinin adından türetilmesidir. Örneğin ABD’nin eyaletlerinden biri olan Lousiana, ismini Fransa kralı 14. Louis’ten almış olduğu için Lousiana bir eponimdir. Tıpkı Lousiana eyaleti gibi Amerika da bir eponimdir. Zira ismini, İtalyan kaşif ve kartograf Amerigo Vespucci’den almıştır. Öte yandan aşil tendonu, ismini Yunan mitolojisindeki Akhilleus’un öyküsünden almıştır. Öyküye aşina olanlar, Akhilleus’un sadece topuğundan alacağı bir darbeyle öldürülebileceğini bilirler; çünkü annesi Thetis, oğlunu ölümsüzlük nehri Styx’te yıkarken elini suya değdirmemesi gerektiği için Akhilleus’u topuğundan tutarak suda yıkamıştır. Bu nedenle Akhilleus’un topuğu Styx’e temas etmediği için en savunmasız kısmı olmuş ve zaten Truvalı prens Paris tarafından topuğundan vurularak öldürülmüştür. Bu nedenle ayak topuğunda yer alan tendona Akhilleus’un hikâyesinden çağrışım yapılarak aşil tendonu adı verilmiş ve bu çağrışım aşil tendonundaki aşil ismini bir eponim yaparak nimli kelimeler serimize kazandırmıştır.


Thetis, oğlu Akhilleus'u topuğundan tutarak ölümsüzlük nehri Styx'te yıkarken

Eksonim:

Bir yere, o yerin yerlisi olmayanlar, yani dışarıdakiler (eksonim kelimesinin kökündeki “extra” öneki Latincede dışarıda, ötede gibi anlamlara gelir) tarafından verilen isimdir. Örneğin Japonya’ya Japonlar Nippon (ya da Nihon) derlerken biz Japonya diyoruz. Bu durumda Japonya ya da Japan (Batı dillerindeki karşılığı) bir eksonim oluyor. Ya da Hollanda’ya yerliler Netherlands derlerken yerlisi olmayanların Holland demesi, Holland kelimesini de eksonim örneği yapıyor.


solda Japon alfabesi Hiragana ile Nihon, sağda ise Nippon yazılıdır. Ortada ise Kanji Nihon yazılıdır. 

Böylece serinin ikinci bölümünün sonuna gelmiş olduk. Üçüncü bölüme kadar sizi aşağıdaki alıştırma sorusuyla baş başa bırakıyorum=)

Alıştırma Sorusu:

Harry Potter isminin bir karaktonim olabilmesi için Harry Potter’in ne işle meşgul olması gerekirdi?

a.  Hogwarts müdürü olmalıydı

b.  Sihir bakanlığında memur olmalıydı

c.  Hogwarts yurdunda temizlikçi olmalıydı

d.  Hogwarts’ta bitkibilim derslerinde kullanılacak çömlekleri yapan çömlekçi olmalıydı

e.  Bir büyücü olarak kalmalıydı

19 Mayıs 2022 Perşembe

NİMLİ KELİMELER SERİSİ-BÖLÜM I

Nimli kelimeler serisine hoş geldiniz. Nedir bu “nimli kelimeler” dediğinizi duyar gibiyim. Sonu “-nim” ile biten kelimelere nimli kelimeler diyoruz. Yani aslında ben öyle demeyi tercih ettim. Zira bu seride sonu “-nim” ile biten ve belki de daha önce karşılaşmadığınız kelimeleri ele almaya çalıştım.

Seriye başlamadan önce bir cümlelik etimolojik açıklama yapıp seride her kelimenin sonunda göreceğiniz “-nim”’in kökenine değinmek isterim. Nim (-onym), Latince kökenli bir kelime olup “isim” anlamına geliyor. Bu kısa açıklamadan sonra serinin ilk kelimesi olan akronimle seriye başlayabiliriz.

Akronim:

Akronim, bir kelime serisini oluşturan sözcüklerin ilk harflerinin birleşmesinden oluşan bir kısaltma. Türkçede “kısma ad” olarak da isimlendiriliyor. Örneğin İşletme derslerinde sıklıkla karşılaşabileceğiniz SWOT (Strenghts, Weaknesses, Opportunities, Threats), pazarlama derslerinde karşılaşmanız muhtemel AIDA (Attention, Interest, Desire, Action), birer akronim oluyor.


Akronim, fonetik açıdan benzerlik gösterdiği akrostiş ile karıştırılabilse de aralarında ince bir fark var. Akronim, hatırlanacak kelime serisini oluşturan sözcüklerin ilk harflerinden oluşan kısaltma iken akrostiş, söz konusu kelimelerin ilk harfleriyle başlayan sözcüklerden oluşan bir cümle. Akrostiş, genellikle İngilizce kelimeleri hatırlama yöntemi olarak öğrenciler tarafından tercih edilebiliyor. Örneğin “Lee Bertham Hunt Aaker Kapferer Solomon” gibi teorisyenlerin isimlerini ezberlemek ya da aklında tutmak isteyen bir öğrencinin, söz konusu isimlerin ilk harfleriyle başlayan, kendine göre anlamlı bir şekilde kurduğu “Leyla beyti Hande Adana kebap sever” cümlesi, bir akrostiş örneği olabilir.

Kelime serisindeki sözcüklerin ilk harfleri, kısaltma için birbirleriyle ahenkli ise (tıpkı SWOT’ta olduğu gibi) akronim, ahenkli değil ise yukarıdaki paragrafta olduğu gibi akrostiş tercih edilebilir.

Alonim:

Türkçede “mahlas”, “tapşırma” veya “kalem adı” gibi ifadelerle anılan bu terim, yazarların eserlerinde gerçek isimleri yerine kullandıkları takma isimlerdir. Örneğin Şemsi gibi. Popüler kültürden ise Robert Galbraith, alonime örnek olarak gösterilebilir. Zira söz konusu isim, Harry Potter serisinin dünyaca ünlü yazarı J.K. Rowling’in kullandığı bir alonim. Rowling, Guguk Kuşu (The Cuckoo’s Calling) romanını, Robert Galbraith alonimi ile kaleme alıp yayınladı. Rowling’in neden bir alonim ile roman yayınladığının pek çok nedeni olabilir. Belki de isminin büyüklüğü sebebiyle okuyucunun beklentiye girmesini istemiyordu. Ya da “tanınmamış bir yazar” olarak romana gelecek tepkilerin daha gerçekçi olacağını düşünüyordu. Rowling’in alonimi ile amacına ulaşıp ulaşmadığı bilinmez ama aloniminin ifşa olması sebebiyle Robert Galbraith’in J.K. Rowling’in ta kendisi olduğu artık biliniyor.



Öte yandan tıpkı bazı yazarların tercih ettikleri gibi rapçiler de alonim kullanıyor. Örneğin gerçek adı Bilgin Özçalkan olan Türk rap müzisyeni ve söz yazarımızın Ceza mahlası, bir alonim örneğidir.

Ananim:

Çoğunluk tarafından bilindiğini söyleyebileceğimiz anonim ile karıştırılmaması gerekir. Zira ananim, bir ismin tersten okunuşuyla ya da harflerinin veya hecelerinin yer değiştirilmesiyle oluşan bir isimdir. Genellikle takma isim türetmek için kullanılıyor. Dolayısıyla ananimi, bir alonim yöntemi olarak değerlendirebiliriz. Örneğin Türk şair ve yazar İsmet Özel’in kullandığı Metis Elöz, bir ananimdir.

Ananim demişken anagrama da kısaca değinmek isterim; çünkü anagramın ortaya çıkış yöntemi ananimle aynıdır. Farkları ise ananimin takma isim olarak kullanılırken anagramın daha çok bir ifadeyi gizlemek için kullanılmasıdır. Örneğin -yine Harry Potter’dan devam edeceğim, zira  nimli kelimeler serisine oldukça malzeme sağlıyor-Harry Potter’daki Tom Marvolo Riddle isminden türetilen “I am lord Voldemort” cümlesi, bir anagramdır. 


Aptonim:

Bir şeye çok yakışan, ona çok uygun olan bir isimdir. Örneğin telefonun icadı ile tanınan bilim insanı Alexander Graham Bell’in ismi, kendisine amiyane tabirle “cuk diye oturarak”, Bell ismini (İngilizcede zil, çalmak gibi anlamlara gelir) onun aptonimi yapar. Yani “ismiyle müsemma” dediğimiz şey, tam olarak aptonimi açıklıyor (bu durumda gizemli şeylere olan merakım, adım Gizem olduğu için ismimi benim aptonimim yapar=)).


İnaptonim ise aptonimin tam tersidir. Yani kişiye uymayan, ona yakışmayan isim. Mesela çok tembel olan bir öğrencinin soyadının Çalışkan olması (örn. Ahmet Çalışkan), Çalışkan ismini Ahmet’in inaptonimi yapar. Ya da çok hızlı olan bir olimpiyat koşucusunun soyadının Yavaş olması (örn. Zehra Yavaş), Yavaş ismini Zehra için inaptonim hâline getirir.

Kapitonim:

Telaffuzu ve anlamı, başındaki harfin büyük veya küçük yazılmasına göre değişen isimleri ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Türkçede kapitonim örneklerini ay isimlerinde görmek mümkün. Örneğin aralık, ekim, ocak gibi kelimeler büyük harfle yazıldıklarında ay isimlerini, küçük harfle yazıldığında ise sırasıyla “ara”, “ekmek” ve “yemeğin pişirildiği yer” gibi anlamlara gelerek kapitonime örnek oluşturuyor. İngilizcede ise august kelimesi büyük harfle başlayarak yazıldığında Ağustos, küçük harfle başlayarak yazıldığında ise seçkin, güzide gibi sıfatlar anlamına geliyor. İngilizcede bazı ülke isimleri de kapitonime örnek oluşturabiliyor. Örneğin Turkey (Türkiye) ve turkey (hindi), Polish (Polonyalı) ve polish (cila) ve China (Çin) ve China (porselen, seramik) gibi. 


Böylece serinin birinci bölümünün sonuna gelmiş olduk. Umarım değişik kelimeler öğrenmeyi sevenler için bilgilendirici bir içerik olmuştur. İkinci bölüme kadar sizi aşağıdaki alıştırma sorusuyla baş başa bırakıyorum=)

Alıştırma sorusu:

İsmiyle müsemma Mehmet Soran, İngiliz iş arkadaşı Kevin’a yazdığı mesajda Çin’deki şubeye ilişkin satış raporlarını sormak için China yerine china yazmış, iş arkadaşı ise bu yazım hatasını düzelttikten sonra raporları en kısa sürede göndereceğini ifade etmek için ASAP kısaltmasını kullanmıştır. Daha sonra Soran, ASAP ifadesinin ne anlama geldiğini bilmediği için Kevin’a bu kısaltmanın ne anlama geldiğini sormuştur.

Yukarıdaki kısa (ve belki de saçma=D) hikâyede hangi nimli kelimeler kullanılmıştır?

a. Alonim, ananim, akronim

b. Kapitonim, alonim, inaptonim

c. Ananim, aptonim, kapitonim

d. İnaptonim, alonim, ananim

e. Aptonim, kapitonim, akronim


13 Temmuz 2021 Salı

Occam'ın Usturası ve Günlük Hayattaki Yansımaları Üzerine

 

Çoğu zaman karmaşık düşüncelerle beynimizi yorabiliyoruz. Karşılaştığımız bir olay ya da durumu basit ya da akla ilk gelebilecek bir sebeple açıklamak yerine dallanıp budaklandırabiliyor ve gereksiz düşüncelerle işin içinden çıkamayacak bir hâle bürünebiliyoruz. Bu durum sadece günlük hayatta karşılaştığımız olaylar, durumlar ya da kişisel ilişkilerde değil, akademik ve bilimsel konularda da karşımıza çıkabiliyor. Örneğin bilimsel bir makale yazarken makalenin özet kısmı çoğunlukla 100 kelime ile sınırlandırılır. 100 kelime ile koca makaleyi en iyi şekilde özetlemeniz, sade bir şekilde makaleyi sunmanız beklenir. Ya da bilimsel bir model geliştirirken kuracağınız modelin sade, anlaşılır ve karmaşıklıktan uzak olması, o modelden en iyi sonucu elde etmeniz için oldukça önemlidir. Sadelik ise sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Ne de olsa Leonardo Da Vinci’nin de söylemiş olduğu üzere “Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir.”

Günlük hayatta sadelik ya da sadeleşme için Ockham’ın Usturası ilkesi benimsenebilir. Felsefede bir tutumluluk ilkesi olarak ifade edilen ve zamanda Occam’ın Usturası biçiminde anılan söz konusu ilke, zorunlu olmadıkça olasılıkların çoğaltılmaması gerektiğini ifade eder. Zira felsefede ustura, olasılık dışı açıklamaları ortadan kaldırmak ve gereksiz eylemlerden kaçınmak için kullanılan bir metafordur. “Peki Occam da nereden geliyor?” derseniz kelimenin, mucizeler fikrini savunmak için basitliği tercih eden Ockhamlı rahip William’dan geldiğini söyleyebiliriz.

Occam’ın usturası ilkesine göre en basit ve sade olan açıklama, genellikle en doğru olan açıklamadır. Tabii burada basitlikten “kolaylık” manasının çıkarılması gerekip gerekmediğini sorgulayabiliriz. Zira söz konusu ilke farklı şekillerde yorumlanmış ve kimi yerde sadelik kimi yerde ise basitlik vurgusu yapılmıştır. Basitlik ve sadelik ise aslında birbirinden oldukça farklı kavramlardır. Bu yazıda daha çok sadelik açısından söz konusu ilkeyi ele alıp günlük hayattaki yansımalarını kısaca açıklamaya çalışacağım.

Occam’ın usturası metaforundaki usturanın gereksiz varsayımların tıraşlanmasını ifade ettiğini belirtmiştim. Dolayısıyla Mısır piramitlerinin nasıl yapıldığını sorgularken bunu uzaylılara bağlıyor iseniz Occam’ın usturasından pek nasiplenmemişsiniz demektir. Çünkü uzaylıları işin içine dâhil ettiğinizde açıklanması gereken yeni sorularla karşılaşırsınız: Uzaylılar ne zaman geldi? Mısırlılara neden/nasıl yardım ettiler? Bizi gözetliyorlar mı? Neden piramitleri inşa ettiler? vb. pek çok soru gibi… Oysaki Antik Mısırlı binlerce işçinin beden gücüyle taş blokları kaydırarak ya da beton dökme tekniğiyle piramitlerin inşa edildiğini açıklarsanız Occam’ın usturası sizinle demektir. Zira söz konusu açıklamalar akla daha yatkın, basit ve sade olduklarından yeni sorular doğurma olasılıkları düşer. Ve genellikle de bu tür açıklamalar en doğru olandır. Tabii Occam’ın usturası ilkesini benimsiyor iseniz.

Peki insanlar karmaşık bir varsayıma inanmayı, sade bir varsayıma inanmaya neden daha çok tercih ederler? Beynimize işkence etmeyi sevdiğimiz için mi? Büyük İskender gibi Gordion düğümünü kılıçla çözmek dururken-ki burada İskender’in, Occam’ın usturasının ilk temsilcilerinden olduğunu anlayabiliriz=)-neden varsayımları çoğaltarak hem kendimizi yorarız hem de sorunu çözümden uzaklaştırırız? Occam’ın usturası yerine “şeytan ayrıntıda gizlidir” mottosunu benimsemek tabii ki tercih meselesidir. Hatta belki de gereklidir; fakat Occam usturası da fazla ve gereksiz düşüncelerle kafa yoranlar için kurtarıcı bir ilke olabilir.

Büyük İskender Gordion düğümünü kılıç darbesiyle çözerken

Öte yandan insan ilişkilerinde ise Occam’ın usturası çoğu zaman kullanışlı bir ilke olmayabilir. Örneğin konuşurken Occam’ın usturasını benimserseniz çok gereksiz ya da boş konuşmamış olursunuz. Genellikle kısa ve net ya da az ve öz konuşursunuz. Böyle bir durumda ise “ay bu da hiç konuşmuyor, dut yemiş bülbül gibi, ağzı var dili yok” vb. eleştirilere maruz kalabilirsiniz. Yani konuşurken kullandığınız kelime sayısı açısından ekonomik davranmayı benimsemiş olsanız bile “çok laf, az iş” mottosunu benimseyen insanlar arasında takdir görmeniz pek mümkün olmayabilir. Hâl böyle olunca siz de ortama ayak uydurmak için çok ve boş konuşmayı deneyebilirsiniz; fakat o da ne?! Bu sefer de “ay bu da ne geveze, ne boş konuşuyor” şeklinde eleştirilerden nasibinizi alırsınız; sonunda günlük hayatta asıl işleyenin Occam’ın usturası ilkesi değil, Murphy kanunları olduğunu anlarsınız. Tıpkı makyaj yapınca “ay o ne kızzz, düğüne mi gidiyosun, hahaha!”, makyaj yapmadığınızda ise “kızz hasta mısın, yüzün gözün solmuşş!”, “yüzüne bir şeyler sürseydin keşkee!” vb. yorumlar gibi. Bu noktada Occam’ın usturası ilkesi benimsenerek yazılmış ve çok sevdiğim Göksel tarafından seslendirilmiş şu şarkı sözleriyle yazıyı sonlandırmak isterim:

“Boş ver kılıfımı boş ver, benim içim güzel

  Boş ver süsü püsü boş ver, sade sade bana gel.”


2 Temmuz 2021 Cuma

Konuştuğun Dil, Kaderin Midir?

Konuştuğumuz dil, düşünce yapımızı şekillendirir mi? Ana dilimiz, dünyayı nasıl algıladığımız üzerinde etkili mi? Sapir-Whorf hipotezi, bu soruları ortaya atmış ve ana dilimizin düşünce yapımızı ve dünyayı algılayışımızı etkilediğini öne sürmüştür.

Dilbilimci Edward Sapir ve ondan etkilenerek mühendis olmasının yanında dilbilime gönül verip çalışmalar yapan Benjamin Lee Whorf, farklı zamanlarda yaptıkları çalışmalarla ana dilin düşünce yapısı ve algılama üzerinde etkili olduğunu ifade etmişlerdir. Destekledikleri bu görüş de zamanla Sapir-Whorf hipotezi olarak anılmaya başlamıştır.

Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkarsak şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Bir Alman ve bir Türk, konuştukları dilden dolayı dünyayı aynı şekilde algılamazlar ve düşünce yapıları da birbirinden oldukça farklıdır. Burada “bir Alman, bir İngiliz, bir Fransız ve bizim Temel” ile başlayan fıkraları anmadan olmaz tabii=). Konumuza dönecek olursak söz konusu hipotez, kendi dilimiz ya da kullandığımız sözcükler (dolayısıyla kelime hazinesinin genişliğinin önemi burada ortaya çıkıyor) kadar dünyayı algıladığımızı ifade eder. Dilde sözcüklerin nasıl konumlandırıldığı, nasıl türetildiği (sondan ekleme vb. gibi), sözcük sayısı  vb. her unsur, düşünce ve algıyı şekillendirir. Dolayısıyla eylemi cümlenin sonunda olan Türkçe ve Japonca gibi dilleri konuşanlar süreç odaklı, eylemi özneden hemen sonra gelen İngilizce ve Almanca gibi dilleri konuşanların ise eylem odaklı düşünce yapılarına sahip oldukları düşünülebilir. Zira İngilizce ve Almanca konuşulan ülkelerde sonuç odaklı hareket edildiği ve “evet” ya da “hayır” gibi sonuç bildiren kelimelerin daha kolay bir şekilde kullanıldığına şahit olabiliriz. Öte yandan Türkiye ve Japonya’da ise kolay kolay “evet” ya da “hayır” gibi sonuç odaklı kelimeler direkt olarak pek söylenmez. Önce evet ya da hayır cevabının sebebi açıklanır, sonra evet ya da hayır denir, sonra da “ama” ile devam edilir=)

Sapir-Whorf hipotezini esnek bir şekilde ele alırsak aynı dili konuşan iki insanın, kullandıkları kelimelerle dünyayı algılayabileceklerini ve düşünce yapılarını şekillendirebileceklerini söyleyebiliriz. Zira hipotez, düşünce yapısını kullanılan kelimelerin şekillendirdiğini de ifade etmektedir. Kimisi günü sadece yirmi kelime kullanarak geçirirken kimisi, kelime hazinesinin de elverdiği ölçüde daha çeşitli kelimeler kullanarak günlük hayatına devam edebiliyor. Kişinin ana dilinde kelime bilgisi ne kadar az ise o kadar dar kapsamlı düşünebileceğini, söz konusu hipotezi arkamıza alarak öne sürebiliriz.

Peki insanlar ortak bir dilde buluşursa ne olur? Yani Tolkien evreninin ortak dili Westron, ya da dünyamızda en yaygın kullanılan dil olması sebebiyle ortak dil olarak kabul edilen İngilizce gibi bir dili konuşarak herkes aynı düşünce yapısına sahip olabilir mi? Hipoteze göre hayır. Zira İngilizce konuşuyor olsanız bile ana dilinizine göre dünyayı algılamaya ve düşünce yapınızı şekillendirmeye devam edersiniz. İngilizce konuşan biriyle anlaşmak için İngilizce cümle kurmadan önce Türkçe düşünüp düşündüklerinizi İngilizceye çevirmeye çalışırsınız mesela. İşte bu durum, ana dilin düşünce yapımızdaki etkisini ortaya koyar. Tabii ki burada yurtdışında yetişmiş ve farklı dilleri “ana dili” gibi konuşan kişilerin düşünce yapılarını da incelemek gerekir. Örneğin hem Türkçeyi hem de Almancayı ana dili gibi bilip konuşan kişiler, Almancanın sonuç odaklılığı ve Türkçenin süreç odaklılığı arasında bir yerlerde midir? Bu konu araştırılmaya muhtaç görünüyor.

Ortak bir dilde buluşmaktan konu açılmışken günümüzde emojiler aracılığıyla dünya üzerinde herkesin ortak bir iletişim aracı kullandığını söyleyebiliriz; fakat emojileri dil olarak değerlendirme yanılgısına düşmemekte fayda var. Hatta ne yazık ki aşırı emoji kullanımı sebebiyle cümle kurmaktan muzdarip/cümle kurmayı unutan insanların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor. Emojilerle ilgili beni rahatsız eden bir diğer durum da bir dönem sosyal medyada bir hayli popüler olmuş olan bir benzetme:


Evet, platform Antik Mısır platformum değil; ama yine de Antik Mısır’a selam göndermeden yapamadım=) İlgili görselde vahim bir şekilde emojiler Antik Mısır hiyerogliflerine benzetilmiş. Hiyerogliflere yapılan bu haksızlığı kınadığımı belirtmekle birlikte emoji kullanmadan mesaj attığım zaman moralimin bozuk, canımın sıkkın ya da trip attığımı düşünen arkadaşlarıma da emojileriniz bol olsun diyorum=) Emoji dönemi öncesinde kullandığımız (=), =(, =/, =s, =d vb.) işaretler de ne yazık ki günümüz emoji evreninde duygularımızı aktarmakta yetersiz ya da karşı tarafa karşı mesafeli olduğumuz yönünde algılanabiliyor. Ya da belki de gerçekten böyle bir duruşumuz olduğunu belirtmek için emojiler yerine bahsi geçen işaretleri kullanabiliyoruz. Bu durumu da “Dil Beklenti Teorisi” ile açıklamak mümkün aslında; fakat konudan çok sapmamak için söz konusu teoriyi başka bir yazıya bırakayım.

Sapir-Whorf hipotezinden yola çıkarsak Konuştuğumuz dilin zaman algımızı da şekillendirdiğini de düşünebiliriz. Zaten bu yönüyle hipotez, Arrival (Geliş) adlı filme konu olmuştur. Filmde dünyamıza gelen uzaylıların (hektapotlar) dilini çözen dilbilimcimiz, lineer zaman algısından sıyrılıp dairesel zaman algısıyla düşünmeyi ve böylece zamanın ötesine geçmeyi başarır. Zira konuştuğumuz dilden ve diğer dillerden de anlaşılacağı üzere zaman algımız lineerdir. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman olmak üzere bir düzlem boyunca ilerleyen bir zaman algımız var.


(Arrival filmindeki hektapotların dairesel zaman algısı temelli yazı dilleri)

Hipotezi daha da irdeleyecek olursak konuştuğumuz dilin zaman algımızı şekillendirdiği sonucu ortaya çıkar. Peki gerçekten de dil mi zaman algımıza yön veriyor yoksa zaman mı dilimizi şekillendiriyor? Zaman algımız olan lineer zaman, neden-sonuç ilkişkisine bağımlıdır. Dairesel zaman algısı ise neden-sonuç ilişkisinden bağımsızdır. Dairesel zaman demişken Shirley Jackson’ın Tepedeki Ev romanından uyarlanmış bir dizi olan The Haunted of Hill House (1. Sezon)’da Nell karakterinin sözlerine de değinmek gerekir. Nell’in de dediği üzere zaman doğrusal değildir. Zira diziyi izleyenler hatırlayacaklardır ki karakterimiz “bent-neck lady” olarak çocukluk haline gözüküp onu korkutmaktadır, yani zaman içinde gezinmektedir. Burada akıllara şu soru gelebilir: Nell bent-neck lady olarak çocukluk halini korkutup onun ölümüne sebep olsaydı tarih sahnesinden yok olur muydu? Lineer zaman algına göre evet. Fakat Arrival filmindeki hektapotların dairesel zaman algısına göre hayır. Bu durum sadece yeni bir paralel evren  yaratırdı ve orada Nell, meydana gelmezdi. Bu arada zaman algısıyla ilgili kafanız yeteri kadar karışmadıysa daha çok kafa karışıklığı için Dark’ın tüm sezonları izlenebilir. 

(Nell karakterinin döngüsel bir zaman içinde olduğunu ifade edebilecek replikleri)

Sonuç olarak Sapir-Whorf hipotezine göre konuştuğumuz dil düşünce yapımızı, dünyayı algılayışımızı ve zaman algımızı etkilemektedir. Bu önermeden yola çıkarak şöyle bir akıl yürütme yaparsam çok mu zorlama olur? Bunu size bırakıyorum:

Dil düşünceyi ve algılayışı etkiler-düşünce ve algılayış, seçimlerimizi etkiler-seçimler, kaderimizi şekillendirir. Dolayısıyla dil kaderi etkiler.

Yani “doğduğun ev, kaderindir” gibi “konuştuğun dil, kaderindir” çıkarımı yapabilir miyiz? Bence üzerinde düşünmeye değer=)

Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti

Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvı...