Kelimelerin izini sürmekten almış olduğum keyif ve özellikle tek bir kelimeyle anlatılması güç olan duygu durumlarını karşılayan kelimelere olan merakım, bu blogu açmamdaki motivasyondur. Blogda bana ilginç gelen yerli ve yabancı kelimeleri, bu kelimelerin açıklamalarını ve bana çağrıştırdıklarını göreceksiniz. Eğer siz de benim gibi kelimelere meraklı biri iseniz yorumlar kısmında ilginç kelime örnekleri verebilir ve blogun gelişmesine katkıda bulunabilirsiniz.
23 Aralık 2022 Cuma
Permacrisis İçinde Goblin Gibi Takılan Gaslighting Mağduru Dünya
25 Kasım 2022 Cuma
Eşikte Mekânlar Üzerine
Geçen gün derste belirsizlik etkisi ve bunun tüketiciler üzerindeki
yansımalarından bahsederken belirsizliği “eşikte mekân” ile ilişkilendirerek
anlattım. Sınıftaki öğrencilerin bu kavramı isim olarak bilmemelerine rağmen öğrencilerde
kavramın yaşattığı hissin genellikle benzer olduğunu fark ettim. Günlük hayatımızda,
filmlerde, bilgisayar oyunlarında ve/veya videolarda karşılaşabileceğimiz
eşikte mekân nedir? Eşikte mekânların bizde oluşturduğu hisler ve bu hislerin
sebebi nedir? Bu yazımda kısaca bunlara değinmek istedim.
İngilizcede “liminal space” olarak isimlendirilen eşikte mekân, iki mekân
ya da durum arasındaki geçiş bölgesi olarak tanımlanır. Bu bir karar aşaması
gibi soyut olabileceği gibi mekân gibi somut da olabilir. Buradaki ortak nokta
ise bu aşamanın belirsizliği sebebiyle kişide uyandırdığı gerginlik ve korku
hissidir. Örneğin insanların değişimden korkması, değişim sonucunda neler
olabileceği konusundaki belirsizlikten kaynaklanır. Dolayısıyla değişime
yönelik karar eşiği, eşikte mekânın soyut bir örneğidir. Bu yazımda ise
kavramın daha iyi anlaşılabilmesi için eşikte mekânların somut örneklerine
ağırlık vermek istedim. Eşikte mekânların somut örnekleri, bir zamanlar
insanlar tarafından yaşanılmış; fakat sonrasında terk edilmiş mekânlar olabilir.
Örneğin terk edilmiş bir köy, batık bir AVM, kiracısını ya da ev sahibini
bekleyen bomboş evler, eşikte mekânlardır. Öte yandan bu mekânların terk
edilmiş olması bir zorunluluk değildir. Günün belli bir saatinde o mekânda
herhangi bir insanın olmaması da mekâna, eşikte mekân özelliği verebilir. Örneğin
okulun boş koridorları, sabahın çok erken saatlerinde ya da günün geç saatlerinde
bomboş olan caddeler ve otoparklar gibi mekânlar da eşikte mekânlardır.
Dolayısıyla bir mekânın eşikte mekân olması için orada herhangi bir insanın
olmaması gerekir.
![]() |
| Eşikte mekân örneği |
![]() |
| Eşikte mekâna bir başka örnek |
Eşikte mekânlar yapay ışıklarla belli belirsiz aydınlatılmış mekânlar
olabilir. Örneğin bir kısmı aydınlatılmış boş sokaklar, karanlık kısımları
itibarıyla kişide belirsizlik hissi uyandırır. Söz konusu belirsizlik hissi,
bir süre sonra gerginliğe dönüşür. Gerginlik ise yerini korkuya bırakır. Bunun bir
örneğini sınav haftası okulda yaşamıştım. Gözetmenlik yaptığım sınav akşam
sekizde bitmişti. Odaya git, bilgisayarı kapat, masayı topla derken çıktığımda
fakülte binasında kimsenin olmadığını fark etmiştim. Koridorlar bomboştu. Işıklar
yanmıyordu. Işığa dair tek şey, binadaki dijital saatin bir çift kırmızı gözü
andıran ışığıydı. 10 senedir çalışmakta olduğum binanın neredeyse her köşesini
bilmeme rağmen koridorların o an için eşikte mekâna dönüşmesi, bende
belirsizlik, gerginlik ve korku duygularını uyandırmıştı. Bir an önce binadan
çıkmak istedim. Ancak binadan çıkıp dışarıya ayak bastığımda, gerginliğim
azalmıştı; çünkü dışarıda birkaç insanla karşılaşmıştım. Neyse ki dışarı,
fakülte binası gibi eşikte mekân değildi.
Eşikte mekâna Stephen King’in The Shining (Medyum) romanından uyarlanan Overlook
Oteli (siz The Shining ismindeki versiyonunu izlemiş olabilirsiniz) filmindeki
otel ve otelin boş koridorları örnek olarak gösterilebilir. Buna ek olarak Will
Smith’in Ben Efsaneyim filmi de eşikte mekân barındıran bir diğer film
örneğidir. Filmi izleyenler bilirler, Doktor Robert Neville rolüyle Smith, film
boyunca bomboş, terk edilmiş sokaklarda, koridorlarda, yani eşikte mekânlarda
dolaşmaktadır.
Eşikte mekâna bir başka örnek olarak çok sevdiğim "Faded" şarkısını göstermek isterim. Alan Walker’in Faded şarkısının video klibi boyunca da terk
edilmiş yerler, yani eşikte mekânlar gösterilir. Videodaki kişinin yansıttığı
ruh hâli ve şarkının sözlerinde vurgulanan kaybolmuşluk hissi, tam olarak
eşikte mekânların uyandırdığı hislere karşılık gelir.
Eşikte mekânların kişide gerginlik, kaybolmuşluk vb. hisler uyandırmasının
temelinde kişinin yalnız kalma korkusu olabilir. Ne de olsa insan sosyal bir
varlıktır, tek başına yaşayamaz. Bu nedenle başka herhangi bir insanın
olmadığı, terk edilmiş, bırakılmış ya da yaşam izi olmayan eşikte mekânlar,
insanlara yalnızlığı hatırlattığından gerginliğe ve korkuya sebep
olabilir.
Yazımı buraya kadar okuduysanız eşikte mekânın ne demek olduğunu, insanlarda uyandırdığı hisleri ve belirsizlikle ilişkisini anlamışsınızdır. Peki yazıyı okuyan sizler ya da kaleme alan ben, bundan sonra herhangi bir eşikte mekânla (boş okul koridorları, ıssız sokaklar vb.) karşılaştığımızda aynı hisleri yaşayacak mıyız? "Hadi ama, alt tarafı bir eşikte mekân, neden korkasın ki?" diyecek miyiz kendimize? Bence hayır!=)
6 Kasım 2022 Pazar
NİTEL ARAŞTIRMA SÖZLÜĞÜ-GİRİŞ
Geçtiğimiz gün okulda düzenlenen bir eğitimde konuşmacı öğretim üyelerinden
biri, örnek olarak yönetim bilimci Peter Drucker’a atfedilen bir söz paylaştı:
“Ölçemediğini yönetemezsin.”
Bu söze kesinlikle katıldığımı belirtmem gerekir. Bununla birlikte bahsi
geçen söz, bana anonim bir deyişi hatırlattı:
“Şeytan ayrıntıda gizlidir.”
![]() |
| Şeytan'a "Sen neden sürekli ayrıntılardasın?" serzenişini gösteren bir karikatür |
Sosyal bilimci olarak ölçme işi ile oldukça yakından ilgiliyim. Sosyal
bilimlerin merkez aktörünün insan, insanın da beşeri bir varlık olması ölçmeyi
sosyal bilimciler için oldukça zor bir hâle getirebiliyor. Zira insanın günü
gününe uymuyor. Ayrıca her insan, "nevi şahsına münhasır” olduğundan
insanları “standartlaştırmak” mümkün değil.
Bu nedenle insan davranışlarının nedenini ya da insanların tutumlarını sadece
birtakım ortalama, ortanca, standart sapma vb. betimleyici istatistiklere
indirgeyerek, başka bir deyişle sayısallaştırarak açıklamaya çalışmak bana pek
de doğru gelmiyor (ne de olsa elmayla armut toplanmaz değil mi?!). Bu tür nicel
yaklaşımlarla buz dağının sadece görünen kısmına ilişkin bilgi elde edebiliriz.
Yani oldukça yüzeysel bilgi. Ayrıntılar ise tamamen gözden kaçabilir. Oysaki
şeytan ayrıntıda gizlidir.
Nicel yaklaşımların sınırlandırılmış doğası, yüzeyselliği, her şeyi
sayılara indirgemesi, iç görü elde etme konusundaki yetersizliği vb. durumlar sebebiyle
sosyal bilimlerde salt nicel yaklaşımın yeterli olmadığı görüşündeyim. Zira
akademik ilgi alanı tüketici davranışı olan biri olarak tüketicinin zihninin
bir kara kutu (Kurt Lewin’e selam olsun) olduğunun bilincindeyim. Bu zihinde
olup bitenlerin ya da neler döndüğünün cevabını sadece sayılarla açıklamaya
çalışmak, yani pozitivist yaklaşım (burada Auguste Comte’u anmak gerekir=)) ne
kadar yeterli olabilir ki? Hâl böyle iken ve bu zamana kadar nicel yaklaşımı
benimsemiş biri olarak bu düşüncelerle boğuşurken geç de olsa yorumsamacı
yaklaşımı (burada da Max Weber’i analım=)) keşfettim. Yorumsamacı yaklaşım sayesinde
bir araştırmacı olarak “zincirlerimden” kurtulabileceğimi fark ettim. Zira
bireylerin yaşadıkları olayları, onlara yükledikleri anlamlardan yola çıkarak
ve kendi bilgi birikimimden yararlanarak açıklayıp yorumlayabilecek ve
iç görüler elde edebilecektim. Böylece nitel araştırma serüvenim başlamış oldu.
Nitel araştırmalarda araştırmacının entelektüelliği son derece önemli. Zira
katılımcının yorumundan ya da bir şeye yüklediği anlamdan anlam çıkarmak için
araştırmacının bilgi seviyesi önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Alana
hâkim olmak ise yeterli değil. Alana hâkim olmakla birlikte araştırılan
topluluğun kültürüne, diline, ilişkilerine ve deneyimlerine de hâkim olmak
gerekiyor. Yani onların dilinden konuşmak ve onlar gibi düşünebilmek. Öte
yandan anlamdan anlam çıkarmanın anlam inşasından ziyade anlam bozumu olduğu,
araştırmacının bakış açısının da bir sınırlılık anlamına geldiği, subjektif
yorumlar sebebiyle genelleştirilme problemi barındırdığı vb. sebeplerle nitel
yaklaşım pek çok eleştiriye maruz kalıyor. Oysaki genelleştirme gibi bir amacın
da beşeri bir faktör olan insanı standartlaştırmaktan başka bir anlama
gelmemesi sebebiyle sosyal bilimlerde böyle bir amacın olmaması gerektiğini
düşünüyorum. Buna ek olarak pozitivist yaklaşım sosyal bilimler açısından ele
alındığında söz konusu yaklaşımın araştırmacıyı yorum yapmaktan ve anlam
üretmekten korkar hâle getirdiği ve sınırlandırdığı da göz ardı edilmemeli.
Çalışma arkadaşlarımla ve öğrencilerimle yaptığım tartışmalarda “biz şimdi
kendi yorumumuzu katamayacaksak bu kadar okumanın ne anlamı var?”, “yorum yapar
hâle ne zaman geleceğiz?”, “kendi yorumumu her seferinde mevcut bir kaynağa ya
da teoriye neden ilişkilendirmek zorundayım ki?” şeklinde sorularla
boğuşuyorduk. Nitel araştırmaların ve yorumsamacı yaklaşımın araştırmacıyı en
azından bu açıdan “özgürleştirdiği” ve araştırmasına kendi bakış açısını katma
“lüksü” verdiğini düşünebiliriz. Tabii ki mevcut durum, yorum ve anlamdan yola
çıkarak, yani bağlamı gözeterek. Zira burada bir yemeğe kendi yorumunu katan
bir şefin veya bir şarkıyı kendine özgü söyleyen ya da çalan bir müzisyenin
özgürlüğünden bahsetmiyorum. Araştırmacının buradaki özgürlüğünün bilimsel
yaklaşımın elverdiği ölçüde olduğunu bilmesi gerekir.
Bu seriyi nitel araştırma ile ilgili yaptığım okumalarda karşılaştığım yeni
kavramların ve jargonların ne anlama geldiğini açıklayan “kendime notlar”
niyetiyle hazırlamayı planlıyorum. Dolayısıyla serinin ne kadar süreceği
hakkında henüz bir fikrim yok. Nitel araştırmalara ilgi duyanlara faydalı bir
seri olacağını umuyorum. Ayrıca söz konusu seriyi LogoPhile bloğum altında
paylaşacak olmamın sebebi ise serinin ağırlıklı olarak nitel araştırmaya
ilişkin kelime listelerinden oluşacak olması. Bu sebeple konunun, LogoPhile
bloğumun yeni ve farklı kelimeler öğrenme ve öğretme amacını karşıladığını
söyleyebilirim.
Seriye giriş niyetine yazdığım bu yazıyı bitirirken antropolog James P.
Spradley’den bir alıntı paylaşmak istiyorum. Zira söz konusu alıntı, bir
etnografın dilinden yazılmış olması sebebiyle nitel araştırmacının amacı
hakkında biraz fikir verici nitelikte olabilir:
“Dünyayı senin bakış açından anlamak istiyorum. Ne bildiğini, bildiğin
şekilde bilmek istiyorum. Deneyiminin anlamını anlamak, senin yerine yürümek,
şeyleri hissettiğin gibi hissetmek, açıkladığın gibi açıklamak istiyorum. Benim
öğretmenim olup anlamama yardım eder misin?”
..............
(Not: "Şeytan ayrıntıda gizlidir." deyişinin "Tanrı ayrıntılardadır." deyişinden türediği düşünülür. "Tanrı ayrıntılardadır." deyişi, tıpkı "Şeytan ayrıntıda gizlidir." deyişi gibi yapılan bir işin eksiksiz bir şekilde yapılması gerektiğini ve detayların son derece önemli olduğunu ifade eder. Zira ancak bu şekilde mükemmelliğe (deyişteki Tanrı ifadesine atfen) ulaşılabilir. Dolayısıyla sosyal bilimlerde mükemmel ya da mükemmele yakın çıkarımlar yapabilmek ve anlamlara ulaşabilmek için pozitivist yaklaşımın yüzeyselliğinden çıkıp yorumsamacı yaklaşımın derinliğine inmek ve detayları kaçırmamak gerekir).
8 Ekim 2022 Cumartesi
Grice'in Konuşma Kuralları Üzerine
Türkçede açık olmayan, ima ve sezdirim dolu konuşmalar çok fazladır. Bu durum
Türklerin yüksek bağlamlı kültürel özellikler göstermelerinden kaynaklanıyor
olabilir. Zira kültürel antropolog Edward Hall tarafından tanımlanan yüksek
bağlamlı kültürler örtük ve büyük ölçüde bağlama dayanan iletişim özellikleri
gösteren kültürlerdir. Dolayısıyla bulunduğu bağlama göre çoğu kelimenin aldığı
anlam farklılaşabilir. Örneğin “tuzlu” kelimesi bir mağazada bir kıyafet
hakkında kullanıldığında “çok pahalı” anlamına gelirken bir restoranda bir
yemek hakkında kullanıldığında “tadına ilişkin bir bilgi” niteliğindedir. Sazan,
çakal vb. daha pek çok kelime de gerçek anlamı ve argodaki anlamıyla birbirinden
oldukça farklılaşır. Yani bağlamına göre farklı anlamlar yüklenir. Öte yandan
Türkçede iletişim sırasında bilginin çok azı mesaja yüklenir. Bilginin çoğu ise
kişinin kendisindedir. Bu nedenle ima son derece yüksek oranda görülür. Hatta konuya
yönelik “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.” “kel yanında kabak anılmaz.”
vb. atasözleri de işte bu sebepten oldukça fazladır.
İma dolu iletişim ortamında konuşma gerektiği kadar bilgilendirici
olmamakla birlikte açık da olmaz. Adı üzerinde ima edilir. Aynı koda (geçmiş
deneyimler, öğrenmeler vb.) sahip olmayan ve ana dili Türkçe olmayan birinin
ima dolu bir mesajı doğru bir şekilde çözümleyip anlaması pek de beklenemez. Öte
yandan ana dili Türkçe olan iki insanın bile söz konusu “açık olmayan iletişim
ve ima” sebebiyle birbirini anlamadığı ya da yanlış anladığı durumlar olabilir.
Ya da tam tersi “leb demeden leblebinin anlaşıldığı” durumlar da olabilir,
tabii iletişim kuran insanlar birbirlerinin iletişim kodlarına yeterince
hâkimse. Öte yandan bazı durumlarda kişi, ima dolu mesajlardan ya da iletişimden
fenalık geçirip “ne söyleyeceksen açık açık söyle!”, “lafı eveleyip geveleme!”,
“laf cambazlığı yapma!” demek ister. İşte bu noktada İngiliz dil felsefecisi
Paul Grice’in iletişim kurallarına (Grice's Maxim) değinmek gerekir.
Etkili bir iletişim kurulabilmesi için Grice dört konuşma kuralı
belirlemiştir:
Nicelik kuralına göre konuşma gerektiği ölçüde
bilgilendirici olmalıdır. konuşmada ne eksik ne de fazla bilgi verilmelidir. Dolayısıyla
lafı dallandırıp budaklandırma, eveleyip geveleme, nicelik kuralına aykırılık
teşkil eder. Yani öz konuşmak, yeteri kadar konuşmak nicelik kuralının
temelidir. Öte yandan iletişim yoğun bir kültür olan Türkiye’de lafı dallandırıp
budaklandırmayıp gerektiği kadar konuşanların “ay bunun da ağzı var, dili yok”,
“dut yemiş bülbül gibi” vb. deyimler işitmeleri epeyce olasıdır. Bu noktada öz
konuşan kişimiz “sussan olmuyor, susmasan olmaz…” diyerek yaşamına devam
edebilir.
Nitelik kuralına göre konuşma gerçeğe uygun
olmalıdır. Yanlış yönlendirme yapma nitelik kuralının ihlali demektir. Söz
konusu ihlal dedikoducular tarafından sıklıkla yapılır. Bu sebeple insanlar kulaktan
dolma bilgilerle yaptıkları dedikodularına başlarken “dedikodu yapmak gibi
olmasın ama…”, “ben şunun yalancısıyım”, “benden duymuş olma ama…” vb. giriş
cümleleriyle dedikodularına başlarlar. Zira konuştuklarının gerçekliği hakkında
kendileri de şüphe içindedirler. Bununla birlikte duydukları ilgi çekici
bilgiyi yaymak için de çok büyük bir istek duyarlar. Bu noktada “ben şunun
yalancısıyım” veya “benden duymuş olma ama…” derken başkalarına topu atarak
dedikodularına devam ederler.
Bağıntı kuralına göre konuşmada sadece konuyla
ilişkili kavramlar yer almalıdır. Alakasız bilgiler vermek, konuyu saptırmak vb.
durumlar bağıntı kuralını yok saymak demektir. Kişinin vereceği bir cevap yoksa
veya cevabı varsa ama bu cevabı vermek “işine gelmiyorsa”, konuyu saptırarak
bağıntı kuralını ihlal eder. Örneğin sınavda sorulan soru hakkında herhangi bir
bilgisi, düşüncesi ya da çağrışımı olmayan bir öğrenci, sırf boş kağıt vermemek
için veya “bu kadar yazmışım, hoca illa ki puan verir” mantığıyla (!) cevap
olarak alakasız ne varsa yazabilir. Böylece öğrenci, bağıntı kuralını ihlal
etmiş olur.
İşte benim en sevdiğim kural olan tarz
(usul) kuralına göre ise konuşma açık ve net olmalı ve konuşmada imadan
kaçınılmalıdır. Öte yandan bu kuralın ne yazık ki yüksek bağlamlı kültürlerde
uygulanması pek de kolay değildir. Örneğin Japonya’da insanlar birine direkt
olarak “hayır” cevabını vermeyi nezaketsizlik olarak gördüklerinden cevapları
hayır olsa bile hayır kelimesini kullanmazlar, lafı eveleyip gevelemeyi tercih
ederler. Yani “ie (hayır)” yerine “ee, chotto (ee, şey..)” diyerek hem nicelik
hem de tarz kuralını ihlal ederler.
Grice’in sevdiğim bir kuralı olan tarz kuralı teorik iletişimde açık ve net
olmayı öğütlese de pratikte bunun sonuçları pek de iç açıcı olmayabilir. Konuya
ilişkin olarak Netflix’in The Sadman dizisinin “24 Saat” bölümünün izlenmesini
tavsiye ederim. “Spoiler vermek gibi olmasın ama (merak etmeyin nitelik
kuralını ihlal etmiyorum, çünkü kafadan sallamıyorum, bölümü izledim=)”, ilgili
bölümde insanların hem iletişimlerinde hem de davranışlarında birbirlerine açık
ve net olmalarının sonucu ne yazık ki oldukça korkunç olmaktadır. Dolayısıyla
tarz kuralının tehlikeli bir boyutunun olduğu göz önünde bulundurulursa hiç de
fena olmaz=)
![]() |
| The Sandman'ın "24 Saat" bölümünde herkesin tarz kuralına uymasını temenni eden ve bunun sonucunun bir felaket olacağını tahmin edemeyen John |
17 Eylül 2022 Cumartesi
Tırı Vırı İşler ve Boş Düşünceler Üzerine
Önemsiz konulara çok fazla kafa yoran insanların söz konusu davranışlarının
ardında “Önemsizlik Yasası” olarak isimlendirilen bir argüman yatıyor olabilir.
İngiliz deniz tarihçisi ve yazar Cyril Parkinson tarafından 1957 yılında ortaya
atılan önemsizlik yasası, insanların önemsiz kararlara olması gerekenden daha
fazla, önemli kararlara ise olması gerekenden daha az zaman ayırma eğiliminde
olduklarını ifade eder. Yani insanlar “tırı vırı” işlere gereğinden fazlaca zaman
ayırırken olduça önemli işlere çok fazla kafa yormayabilirler. Zaten önemsizlik
yasasının İngilizce karşılığı olan “Law of Triviality”
ifadesi de bahsi geçen “tırı vırı” işleri çağrıştırır niteliktedir. Bu noktada
dilimizdeki önemsiz, boş, basit vb. kelimeleri ifade etmek için kullanılan “tırı
vırı” ikilemesinin İngilizcedeki “triviality” kelimesinden geldiğini
düşünebiliriz.
Parkinson, önemsizlik yasasını açıklarken oldukça önemli bir karar vermek
için bir araya gelmiş bir komite örneği verir. Bu komitenin asıl ve en önemli
görevi nükleer bir santral tesisinin tasarım planlarını gözden geçirip
onaylamaktır. Komite ise 28 milyon dolarlık bir maliyeti olan bu karara sadece
2,5 dakika zaman ayırırken, 45 dakikasını bin dolarlık maliyeti olan tesis
personelinin bisiklet kulübesi için kullanılacak malzeme kararına ayırır. Parkinson’un
komite örneğinde geçen bisiklet kulübesi sebebiyle önemsizlik yasası, bisiklet
kulübesi etkisi (bikeshed effect) olarak da bilinir.
![]() |
| Bisiklet kulübesi etkisi olarak da isimlendirilen önemsizlik yasasının senaryolaştırılmış hâli |
Parkinson, komite örneğindeki insanların bu davranışını şu şekilde açıklar:
Tasarımı planlanan nükleer reaktör o kadar karmaşıktır ki ortalama bir insan onu
anlayacak ve karar verecek yeterlilikte değildir; çünkü bu kadar önemli bir
konuda etkin bir karar verebilmek için pek çok parametrenin göz önünde
bulundurulması, yeterince bilginin toplanması ve yetkinlik gerekir. Öte yandan
bisiklet kulübesinde kullanılacak malzemeler hakkında ise herkesin bir fikri
olabilir. Dolayısıyla bisiklet kulübesi tasarımı hakkında insanlar sonsuza
kadar konuşabilir. Zira herkes kendi teklifini savunmak ve tartışmaya kişisel
katılımını göstermek ister.
İnsanların önemli konular için yeterli bilgi toplaması gerekir. Yeterli
bilgi toplamak için ise zamana ihtiyaç vardır. İnsanlar, yeterli bigiyi topladıklarını
düşünerek olması gerekenden daha kısa bir sürede bilgi toplamayı bırakıp bir karara
varabilir. Öte yandan tırı vırı konular için ise “yanlışlıkla” olması gerekenden
daha uzun bir süre ayırıp bu konulara kafa yorabilir. Burada “yanlışlıkla”
kelimesine dikkat çekmek isterim; çünkü tırı vırı konulara kafa yormak her
zaman yanlışlıkla olmaz. Bazen sırf can sıkıntısından da insanlar önemsiz
konular için zamanlarını harcayabilirler, kayda değer olmayan konuları
kafalarında büyütebilirler. Bu noktada Kierkegaard’ın şu meşhur sözünü
paylaşmak isterim:
“Can sıkıntısı tüm kötülüklerin anasıdır,”
Yukarıda tırnak içindeki virgülü gözünden kaçırmamış olanlar için ise devam
edeyim; çünkü Kierkegaard’ın sözü burada bitmiyor:
“…kendi olmayı reddetmenin çaresizliğidir.”
![]() |
| Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard |
Kierkegaard’ın bu sözünü önemsizlik yasasına uyarlamak gerekirse şöyle bir
çıkarım yapabiliriz:
İnsan kendinin farkında değilse ve kendini keşfetmemişse tutkularının da
farkında değildir. Tutkusu olan insanın canı pek nadir sıkılır; çünkü kendisini
tutkularına adamıştır ve bundan haz alır. Tutkusu olmayan ise çaresizlik içinde
kendi zihnini boş ve önemsiz işlerle, konularla meşgul eder. Hem de bunun kendi
kendine yaptığı çok büyük bir kötülük olduğunun farkında olmayarak.
Tam da yeri gelmişken en sevdiğim Matrix repliklerinden biri olan şu
replikle yazıyı sonlandırayım:
Temet Nosce (Kendini Bil)!
![]() |
| Matrix'te Neo'nun, kâhinin mutfak kapısında Temet Nosce (Kendini Bil) yazısını gördüğü sahne |
18 Temmuz 2022 Pazartesi
Emoticonlardan Hiyerogliflere Kısa Bir Yolculuk (ᵔ◡ᵔ)
Geçtiğimiz gün kutlanan Dünya Emoji Günü sebebiyle emojilerin atası olarak nitelendirebileceğimiz emoticon ve Japonlar arasındaki versiyonu kaomojiden bahsetmek istedim. MSN ve SMS nesli olarak da değerlendirebileceğimiz Y kuşağı için emoticonlar daha tanıdık gelebilir. Zira emojiler ve sosyal medya araçları (WhatsApp vb.) henüz kullanıma girmeden önce emoticonlar MSN ve SMS gibi mesajlaşma platformlarında duyguları kısa yoldan ifade etmek için sıklıkla kullanılmaktaydı. İngilizcedeki emotional (duygusal) ve icon (simge) kelimelerinin birleşmesinden oluşan emoticon, 1982 yılında Amerika’daki Carneige Mellon Üniversitesinde yapılan kötü bir şaka sonucunda ortaya çıktı. İlgili üniversitenin çevrim içi mesajlaşma panosuna cıva sızıntısıyla ilgili gönderilen şaka ciddiye alınınca üniversitede büyük bir panik yaşanmıştı. Bu noktada bilgisayar bilimci Dr. Scott E. Fahlman, bir daha bu tür bir panik yaşanmaması için şaka olan haberlerin sonuna gülen yüzü simgeleyen :-) ifadesinin, şaka olmayan (ciddi olan) haberlerin sonuna ise çatık yüzü simgeleyen :-( ifadesinin koyulmasını önerdi. Bu öneri sadece söz konusu üniversite içinde değil, internet ortamında da geniş bir kullanıcı kitlesi tarafından benimsenince emoticonlar hayatımıza girmiş oldu.
![]() |
| Dr. Scott Fahlman ve emoticonların ilk örneği gülen yüz |
Emoticonların doğuşu, benim de favorim olan Japon emoticonların, orijinal ismiyle de kaomojilerin ortaya çıkmasını sağladı. Japonca kao (yüz) ve emojilerden bildiğiniz moji (karakter) kelimelerinin birleşmesinden oluşan kaomojilerin en belirgin özelliği, karakterlerde ağızdan çok gözlere vurgu yapılmasıdır. Bu unsur kaomojilerin, günümüzde dünya genelinde sıklıkla kullanılan ve günü bile kutlanılan emojilerden farklılaştığı en önemli noktadır. Zira emojilerde daha çok ağıza vurgu yapılır ve ağız farklı şekillerde gösterilir. Japonlar ise tıpkı bizim gibi gözlerin, insan ruhunun bir aynası olduğunu düşündüklerinden, ki biz de gözler kalbin aynasıdır deriz, kaomojilerinde duyguları ifade etmek için gözlere daha çok odaklanıp gözlerde değişiklikler yapmışlardır.
( ´ ▽ ` ) , ( ̄▽ ̄) ya da (^▽^) gibi.Öte yandan kaomojiler sadece bir duygu durumunu değil karmaşık bir eylem,
nesne ya da olayı ifade etmek için de kullanılabilir.
Örneğin yukarıdaki kaomoji, duvarın arkasında
saklanma eylemini niteler. Yüz ifadesine bakıldığında saklanma eyleminin
eğlence amaçlı olmadığını (yani saklambaç oyunu vb. sebeplerle), saklanan
kişinin endişeli olduğu görülebilir. Dolayısıyla söz konusu kaomoji sadece
duyguyu değil, aynı zamanda eylemi de ifade eder niteliktedir.
┬┴┬┴┤( ͡° ͜ʖ├┬┴┬┴
Burada ise saklanan kişinin eğlence amaçlı,
en azında hâlinden memnun bir şekilde saklandığı çıkarımı yapılabilir.
Saklanmaktan bahsetmişken Mısır
hiyeroglifleri aklıma geldi:-) Zira “hiyerogliflerde saklanmış mesajlar”, “hiyerogliflerdeki
saklı anlamlar” vb. söylemleri, özellikle konuya ilgisi olanlar sıklıkla duymuş
olabilir; fakat bu yazıda hiyerogliflere değinecek olmamın asıl sebebi, onlara
olan özel ilgim ve saklı anlamları deşifre etme gayretim değil, hiyeroglifler
ile emojilerin neredeyse (!) bir tutularak sosyal medyada mem hâline
dönüştürülüp yıllardır paylaşılmasıdır:
Bu arada yerden tasarruf demişken
hiyerogliflerde sesli harf temsilinin olmadığının bilinmesi gerekir. Zira kavramların
sesli harfler olmadan yazılması da yerden tasarrufun bir sonucu olabilir. Örneğin
güzel anlamına gelen “nefer” kelimesi yazılırken ünlü harfler çıkarılır ve
kelimenin sessiz harflerden oluşan iskeleti, yani “nfr” yazılırdı. Bu noktada
emojilerle olmasa da günümüz mesajlaşma dili ile arasında bir benzerlik
kurulabilir. Zira yerden tasarruf ya da üşengeçlik vb. sebeplerden selam,
merhaba ya da kendi de bir kısaltma olan naber (ne haber kelime öbeğinin kısaltması) gibi çoğu kelime kısaltılarak slm, mrb, nbr gibi ifadelere dönüşebilir. Tıpkı
hiyeroglif yazımındaki yöntem gibi.
Emoticon ve kaomojiyi de Mısır
hiyerogliflerine bağladığıma göre yazıyı burada sonlandırabilirim. Bir sonraki
yazıda (o´▽`o)ノ
19 Haziran 2022 Pazar
Hiçbir Şey Anlamadan Dersi Geçen Öğrenci ve Bana Çağrıştırdıkları
Anlamadan
bilmek ve/veya anlamadan okumak. Örneğin bazı öğrenciler sınavda anlamadığı
hâlde doğru cevaplar verebiliyorlar, çünkü ne yazık ki anlayarak çalışmak
yerine anlamadan okumayı, yani ezberlemeyi tercih ediyorlar. Hatta anlamadan
bilerek mezun da olabildikleri için mezuniyet sonrasında derslerde
öğrendiklerine (!) dair akıllarında kalan hiçbir şey olmayabiliyor. Sınav
haftasında gözlemlediğim de tam olarak buydu. Notunu öğrenmek için yanıma gelen
öğrenciye sınavdaki soruların aynılarını sözlü olarak sorduğumda herhangi bir
cevap verememişti. Oysaki sınavda tüm soruların doğru cevaplarını bilerek (!)
işaretlemişti. Yani öğrenci, sorulanlar hakkında en ufak bir yorumu ya da bilgisi
olmamasına rağmen soruları ya da konuları ezberleyerek sınava girmiş ve
soruları anlamadan bilerek sınavı geçmişti. Tam da bu noktada aklıma Çin odası
argümanı ve semantik-sentaks kavramları arasındaki ilişki sorunsalı geldi. Peki
nedir bu Çin odası argümanı ve semantik-sentaks kavramları?
Çin
odası argümanından bahsetmeden önce Turing testine değinmek gerekir. Zira söz
konusu argüman, Turing testine ismini veren Alan Turing’in önermesine karşı
çıkar. Matematikçi ve filozof Alan Turing, bilgisayarların doğal dil kullanımı
sonucunda karşısındaki insan tarafından kolaylıkla bir insandan ayırt
edilemeyeceğini düşünerek söz konusu testi geliştirir. Eğer bilgisayar Turing
testinden başarılı olursa, yani bir insandan ayırt edilemezse bu durum Turing’e
göre bilgisayarın “zeki” olduğunun bir kanıtıdır. Öte yandan felsefeci John
Searle ise zeka sahibi olmanın, sadece “bilinçli” varlıklarla sınırlı olduğunu
düşünür. Searle, bilgisayar Turing testinden geçse bile bilgisayarın gerçekten “düşünmediğini”
ve düşünmek için testi geçmekten daha fazlasının gerekli olduğunu ifade eder. Özetle
Alan Turing’e göre bilgisayarın Turing testinden geçmesi, onun “zeki” olduğunun
bir göstergesiyken John Searle’ye göre bilgisayarların testi geçmesi bilinçli
olduklarının bir göstergesi olmamakta, makineler (bilgisayarlar) ancak bir
bilince sahip oldukları zaman insanın yerini alabilmektedir. Bu düşüncesinden
hareketle Searle, süper bilgisayarlar ile tost makineleri arasında her ikisinin
de bilinçli olmamaları sebebiyle herhangi bir fark görmemektedir.
Searle,
Turing’in bilgisayarların zeki olduğu argümanına karşı çıkarak onların sadece
bazı davranışları kopyalayıp birtakım işlemler sonucunda bunları uyguladığını
öne sürer ve bunu Çin odası argümanıyla göstermeye çalışır:
Çin
odası argümanı tıpkı Schrödinger’in kedisi gibi bir düşünce deneyidir. Deneyde kapalı
bir oda içindeki bir kişiye dışarıdan Çince mesajlar geldiği farz edilir. Odadaki
kişi Çince bilmemektedir; fakat Çince soru-cevap kılavuzuna bakarak (yani Çince
karakterleri kılavuzdaki karakterlerle eşleştirerek) mesajlara karşılık verir. Odadaki
kişi Çince bilmemesi sebebiyle mesajları anlamasa da kılavuz yardımıyla
mesajlara uygun karşılıklar verir. Bu noktada Searle, odadaki Çince bilmeyen
kişi ile Turing testini geçen bilgisayarı birbirine benzetir. Her ikisi de
gelen mesajların anlamını bilmese de uygun çıktılar üretebilir.
![]() |
| Çin odası argümanını ifade eden deneyin böyle bir tasarımı olduğu düşünülebilir. |
Searle,
düşünce deneyindeki kişinin ya da Turing testinden geçen bilgisayarın ürettiği “uygun
çıktıları” sentaks kavramı ile açıklar. Sentaks (sözdizim) tek başına anlam,
yani semantik için yeterli değildir. Turing testinden geçen bilgisayar ya da
Çin odası deneyindeki kişi sentaks üretip mesaja uygun karşılıklar vermiş olsa
da mesajın içeriğini anlamamaktadır. Yani bilgisayar da deneydeki kişi de
anlamadan bilmektedir. Tıpkı yazının başında bahsettiğim ve sınavdaki tüm
soruları anlamadan bilerek sınavı geçen öğrenci gibi. Dolayısıyla Searle’ye
göre makineler (bilgisayarlar) akıllı değildir. Onların yaptıkları sentaks
(sözdizim) üretip mesajlara uygun karşılıklar vermekten başka bir şey değildir.
Burada semantikten (anlam) bahsedilemez. Zira sentaks ve semantik aynı şey
değildir. Bunu yıllar boyunca eğitimi alınmasına rağmen bir türlü tam anlamıyla
öğrenilemeyen (!) İngilizce ile ilişkilendirebiliriz. Eğitim hayatı boyunca
gereksiz yere İngilizce gramere, yani sentaksa boğulan öğrenci, kelimelerin
anlamından, yani semantikten bihaber olduğu için okuduğundan bir şey anlamasa
da sentaks kullanarak İngilizce sorulara uygun karşılıklar üretebilir. Bu öğrencinin
de yazının başındaki öğrenciden bir farkı yoktur. Her ikisi de ne yazık ki bir
bilince sahip olmalarına rağmen makinalaşmayı tercih ederek anlamadan bilenler
kervanına katılmıştır. Acaba makinalaşmak mı istemişlerdir?
Trrrrum trrrum trrrum!
Trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum!
Beynimden, etimden,
iskeletimden geliyor bu!
…
Anlamadan
bilen öğrencinin bendeki çağrışımları Çin odası argümanından başlayıp Nazım
Hikmet’in Makinalaşmak adlı şiiriyle son bulurken sizin hangi argümana daha yakın
olduğunuzu bilmek isterim:
a.Turing
bence haklı. Bilgisayar, testi geçiyorsa zekidir.
b.
Searle haklı. Bilgisayarın testi geçmesi onun bilinçli olduğunu göstermez.
Bilgisayarın yaptığı sadece sentaks üretmektir, bu ise anlamdan yoksundur.
c.
Bir fikrim yok.
d.
Makinalaşmak istiyorum.
e.
Ben çoktan makinalaşmışım.
f.
Atın beni denizlere, yalan dünya size kalsın.
g.
Hiçbiri
Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti
Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvı...
-
“Bu bulguların pratik faydası nedir?” “Bu bulguların ‘pratisyenlere’ (yani uygulayıcılara) katkısı nedir?” “Bu bilgi/bulgu kimin ne iş...
-
Günlük dilde hem erkek hem de kadın için kullandığımız ve “cinsiyet nötr” olduğunu düşündüğümüz bazı kelimelerin etimolojisine baktığımızd...
-
Geçtiğimiz günlerde yeni bir dükkân açan yakın arkadaşıma hediye olarak mor bir nazar boncuğu getirdim. Arkadaşımın mor nazar boncuğuna verd...











