5 Şubat 2023 Pazar

Kısa Kısa~~Bilinçsiz İntihal Kriptomnezi Üzerine

 

Kişinin öğrendiği şeyin kaynağını unutup onu kendi fikriymiş gibi hatırlamasına kriptomnezi adı verilir. Kriptomnezi, Yunanca “gizli”, “saklı” anlamlarına gelen “kruptos” ve “hafıza”, “anı” anlamlarına gelen “mneme” kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Söz konusu psikolojik fenomende kişi, daha önce bir yerlerde okuyarak, görerek, duyarak ya da dinleyerek öğrendiği bir şeyi unutup daha sonra hatırladığında bunun kendi fikri olduğunu zanneder. Dolayısıyla kriptomnezi, bir tür “bilinçsiz intihal” olarak da ifade edilebilir. Yani kişi, kaynağını unuttuğu fikri farkında olmadan aşırıp kendi fikri zannederek  bir anda Arşimet’in “euraka!” moduna geçer. Önünde sonunda fikrin gerçek kaynağı ortaya çıktığında ise kişi için sıkıntılı bir süreç başlayabilir. Zira kriptomneziyi bilinçli intihalden ayırmak pek de mümkün değildir.

Kriptomnezi, kaynağı unutma fenomenini ifade eden bir tür kaynak amnezisi olarak tanımlansa da tamamıyla kaynak amnezisi olarak bilinmemelidir. Zira kaynak amnezisinde kişi, fikrin kendisine ait olmadığının bilincindedir; fakat fikrin kaynağını unutmuştur. Bu nedenle söz konusu fenomende kişi kendisine,  “bunu bana kim söylemişti ya?”, “ben bunu nerede okumuştum acaba?” şeklinde sorular sorup durur. Kaynak amnezisine örnek olarak psikolojide “uyuyan etkisi” olarak ifade edilen fenomen verilebilir. Uyuyan etkisinde kişi, güvenilir bulmadığı bir kaynaktan aldığı dedikodu, söylem vb. herhangi bir bilgiyi zihninin derinliklerine atar. Zihinde kuluçkaya yatan, yani uyku moduna geçen bilgi bir süre sonra kişinin kaynağı unutmasıyla ve bilgiyi hatırlamasıyla güvenilir ya da inandığı bir bilgi hâline gelebilir. Dilimizde “çamur at, izi kalsın” deyişi tam olarak uyuyan etkisini tanımlar niteliktedir. Zira çamuru atan kaynak unutulsa dahi çamurun izleri kalıcı olabilir.

Kaynak amnezisi kişiler arasında daha sık gözlemlense de kriptomnezi fenomeni de özellikle, işi fikir üretmek olan insanların başına gelebilecek bir fenomen olarak ortaya çıkmaktadır. Peki siz daha önce hiç kriptomnezi fenomeni yaşadınız mı? Yorumlarda belirtebilirsiniz=)

7 Ocak 2023 Cumartesi

İki Yüzlü Kelimeler ve Bana Çağrıştırdıkları Üzerine

İngilizce zaten yeterince mantık dışı bir dil değilmiş gibi bir de “Janus words” denilen kelimelere sahiptir. Janus words, zaman içinde anlam genişlemesine uğrayıp kendi içinde zıt anlamları barındıran kelimelere denir. Örneğin İngilizcedeki “fast” kelimesi hem “hızlıca hareket etmek” hem de “(hareketsiz) kalmak, durmak” anlamlarındadır. Benzer şekilde İngilizcedeki “dust” kelimesi de hem “toz yaymak” hem de “toz almak, tozu temizlemek” anlamlarında kullanılır. Bu ve buna benzer kelimeleri ifade etmek için kullanılan Janus words teriminde geçen janus kelimesi ise bir yüzü sağa, bir yüzü sola bakan iki yüzlü Roma tanrısı Janus’tan gelir.

Tanrı Janus görseli

Tanrı Janus’a ait olan yüzlerden biri kentten içeri girenlere bakarken diğeri kentten dışarı çıkanlara bakar. Böylece kent güvenlik içinde yaşamını sürdürebilir. Tanrı Janus’un bu durumu, İngilizcede Ocak ayının January olarak isimlendirilmesini sağlamıştır. Zira Ocak (January) ayı da bir yönüyle geçen yıla bakarken diğer yönüyle gelecek yıla bakar.  

Tanrı Janus görseli, bana gerçekten yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen; fakat hikâyesinin korkunçluğu sebebiyle popüler kültürde kendisine bolca yer edinen Edward Mordrake’i hatırlattı. Mordrake de tıpkı tanrı Janus gibi başının arkasında, kendisinin “demon face (şeytani yüz)” dediğini ikinci bir yüze sahiptir. Mordrake, bu yüzün geceleri kulağına korkunç şeyler fısıldadığını iddia eder. Şeytani yüze ve fısıldadıklarına daha fazla dayanamayıp 23 yaşında intihar eder (Yine de Mordrake’in yaşadığına dair tıbbi bir kayıt olmadığının bilinmesi gerekir).

Edward Mordrake görseli

Janus words’e dönecek olursak Türkçede bu terimin “kontranim” ya da “antagonim” gibi terimlerle ifade edildiğini söyleyebiliriz. Dilbilimde kullanılan antagonim ise felsefede antagonizm, kurguda ise antagonist olarak karşılık bulur. Felsefede antagonizm, kişiler, kurumlar ya da ideolojiler arasında uzlaşılamaz çelişki ya da karşıtlık durumunu ifade etmek için kullanılır. Kurguda ise antagonist, asıl kahramanı, yani protagonisti engellemekle yükümlü, ona sürekli pürüz çıkaran kişi ya da muhalif düşmandır. Yani asıl kahramanın zıddıdır. Örneğin Harry Potter bir protagonist iken Voldemort bir antagonisttir. Hatta Voldemort’un Harry Potter serilerinden birinde Profesör Quirrell’in kafasına kendisini nakletmesiyle Tanrı Janus’a ve Edward Mordrake’e göz kırptığını da söyleyebiliriz. Zaten hikâyenin yaratıcısı Rowling de Voldemort’un söz konusu serideki gösterim biçimini kurgularken Edward Mordrake’in hikâyesinden esinlenmiştir.

solda Profesör Quirrell, sağda Voldemort (aynadaki yansıma)

Bugünün tarihine bakıp (Ocak ayı/January) aklıma Janus words’ün gelmesiyle yazdığım bu yazıda Tanrı Janus’tan giriş yapıp Edward Mordrake molası verdikten sonra Voldemort’a konuyu bağladığıma göre yazımı sonlandırabilirim. Bir sonraki kelime madenciliğinde görüşmek üzere!

23 Aralık 2022 Cuma

Permacrisis İçinde Goblin Gibi Takılan Gaslighting Mağduru Dünya

Dünyanın önde gelen sözlükleri her sene “yılın kelimesi” adı altında bir kelime ya da kelime öbeği seçer. Yılın kelimesi, ilgili sözlüklerde en çok aratılan kelimeler arasından oylamaya tabi tutularak belirlenir. Seçilen kelimenin, söz konusu yılın genel ruh hâlini ve/veya meşguliyetini ifade ettiği düşünülür. Konu kelimeler olunca, LogoPhile bloğumda bu kelimelerden bahsetmemek olmazdı tabii=) Bu yüzden yazımda önde gelen sözlüklerden olan Collins dictionary, Oxford languages ve Merriam-Webster tarafından 2022 yılının kelimesi seçilen kelimeleri ve bu kelimelerin ne anlam ifade ettiklerini paylaşmak istedim. 

İlgili sözlükler tarafından seçilen kelimeler, meşguliyetten çok ruh hâlini ifade eder türdendir. O hâlde hazırsanız 2022 yılında dünyanın genel ruh hâlini, seçilen kelimeler üzerinden inceleyelim. 



Collins dictionary, yılın kelimesi olarak “permacrisis” kelimesini seçti. Permacrisis, İngilizcede “daimi, kalıcı” anlamına gelen “permanent” ile kriz anlamındaki “crisis” kelimesinin birleşmesinden oluşan bir neolojidir. Dolayısıyla permacrisis, “uzun süren güvensizlik ve istikrarsızlık dönemi” anlamına gelir. Türkçeye de zaten motamot bir çeviri stratejisi güdülerek “hepkriz” olarak çevrilmiştir. Permacrisis ya da hepkriz, finansal, ekonomik, siyasal, sosyal ve/veya psikolojik düzeyde olabilir. Örneğin sosyal hayatınızdaki kişilere karşı hep bir güvensizlik hâli içindeyseniz ya da hayatınızda istikrarsızlık hâkimse, permacrisis içinde olabilirsiniz. Öyle iseniz bu konuda yalnız olmadığınızı bilerek sevinebilirsiniz. Zira söz konusu kelimenin yılın kelimesi olarak seçildiği göz önünde bulundurulduğunda sadece sizin değil, dünyanın da genel olarak güvensizlik ve istikrarsızlık içinde hissettiği söylenebilir. 

 “Goblin mode”, Oxford languages tarafından yılın kelimesi olarak seçilen bir diğer kelimedir. Aslında kelimeden çok bir kelime öbeğidir. Permacrisis kelimesinde olduğu gibi Türkçeye motamot çevrilmiş bir kelime öbeği değildir. Bu nedenle Türkçede “goblin mode” ya da “goblin modu” ifadelerinin kullanıldığını görebilirsiniz. Kelime öbeğinde geçen “goblin”, Türkçede “cin, gulyabani, cüce cin” gibi anlamlara gelir. Söz konusu yaratıklar, hikâyelerde ya da masallarda daha çok “dağınık”, “kendi eğlencesine düşkün”, “hazcı (hedonik)” gibi sıfatlarla ifade edilir. Burada tabii cin deyince aklınıza bizim bildiğimiz “üç harfliler” gelmesin. Daha çok Harry Potter’ın Dobby’si gibi bir ev cinini ve onun karakteristik özelliklerini aklınıza getirin. Dolayısıyla goblin mode, evdeki bulaşıktan, dağınıklıktan rahatsızlık duymadan yaşayabilen, yediği şeylerin çerini çöpünü oraya buraya savuşturup bundan gocunmayan, kıyafetlerini çıkardığı gibi bırakan, bazen günlerce duş almayabilen, dağınıklıktan haz duyan, hayatı salmış kişileri ifade eder. Burada akıllara depresyon gelebilir; fakat goblin mode depresyondan farklıdır. Zira goblinler, bu dağınık ve salmışlıktan büyük bir haz duyarlar, bundan mutlu olurlar. 

Önde gelen sözlüklerden Merriam-Webster, 2022 yılının kelimesi olarak “gaslighting” kelimesini seçti. Gaslighting bana göre yılın kelimeleri arasındaki en tehlikeli olanı. Zira söz konusu kelime, bir tür psikolojik manipülasyonu ifade ediyor. Gaslighting yapanlar genellikle aklınızdan şüphe duymanıza yol açarak sizi manipüle etmeye çalışırlar. Bunlar genellikle narsisistik, toksik, ruh emici tiplerdir. “Ben öyle demedim!”, “sen yanlış hatırlıyorsun!”, “hep kafanda kuruyorsun” (gerçekten kurmuyorsan tabi=)), “çok büyütüyorsun” şeklindeki ifadeler, gaslighting yapan kişilerin vazgeçilmez replikleridir. Ayrıca söylenmemiş bir şeyin söylendiğini, yaşanmış bir şeyin yaşanmadığını (ya da tam tersi) iddia etmek de gaslighterlar tarafından sıklıkla yapılır. Bu kişiler John Steinbeck’in şu sözlerinin ne kadar doğru bir tespit olduğunu gözler önüne serer: 

“Bir insana dengesini kaybettirip sonra da normal davranmasını bekleyemezsiniz.” (John Steinbeck)

Gaslighting yapanlar ise tam olarak bir insana dengesini kaybettirip sonra da onların normal davranmasını beklerler. Bu manipülatörlerle okulda, işte, sosyal hayatınızda her yerde karşılaşmanız muhtemeldir. Ruh sağlığınız için gaslighterlardan uzak durmanızda fayda var. 

Yılın kelimeleri bize 2022 yılında dünyanın genel olarak permacrisis içinde kıvrandığını, goblin gibi takıldığını ve gaslighting mağduru olduğunu gösteriyor. Peki size göre dünyanın bu yılki ruh hâlini anlatan en iyi kelime nedir? Ya da bir sonraki yıl dünyanın ruh hâli nasıl olacak? Konuya yönelik fikriniz,  tahminleriniz ya da tahminlerinize ilişkin türettiğiniz kelimeler (neolojiler) varsa yorumlarda belirtebilirsiniz=)

25 Kasım 2022 Cuma

Eşikte Mekânlar Üzerine

 

Geçen gün derste belirsizlik etkisi ve bunun tüketiciler üzerindeki yansımalarından bahsederken belirsizliği “eşikte mekân” ile ilişkilendirerek anlattım. Sınıftaki öğrencilerin bu kavramı isim olarak bilmemelerine rağmen öğrencilerde kavramın yaşattığı hissin genellikle benzer olduğunu fark ettim. Günlük hayatımızda, filmlerde, bilgisayar oyunlarında ve/veya videolarda karşılaşabileceğimiz eşikte mekân nedir? Eşikte mekânların bizde oluşturduğu hisler ve bu hislerin sebebi nedir? Bu yazımda kısaca bunlara değinmek istedim.

İngilizcede “liminal space” olarak isimlendirilen eşikte mekân, iki mekân ya da durum arasındaki geçiş bölgesi olarak tanımlanır. Bu bir karar aşaması gibi soyut olabileceği gibi mekân gibi somut da olabilir. Buradaki ortak nokta ise bu aşamanın belirsizliği sebebiyle kişide uyandırdığı gerginlik ve korku hissidir. Örneğin insanların değişimden korkması, değişim sonucunda neler olabileceği konusundaki belirsizlikten kaynaklanır. Dolayısıyla değişime yönelik karar eşiği, eşikte mekânın soyut bir örneğidir. Bu yazımda ise kavramın daha iyi anlaşılabilmesi için eşikte mekânların somut örneklerine ağırlık vermek istedim. Eşikte mekânların somut örnekleri, bir zamanlar insanlar tarafından yaşanılmış; fakat sonrasında terk edilmiş mekânlar olabilir. Örneğin terk edilmiş bir köy, batık bir AVM, kiracısını ya da ev sahibini bekleyen bomboş evler, eşikte mekânlardır. Öte yandan bu mekânların terk edilmiş olması bir zorunluluk değildir. Günün belli bir saatinde o mekânda herhangi bir insanın olmaması da mekâna, eşikte mekân özelliği verebilir. Örneğin okulun boş koridorları, sabahın çok erken saatlerinde ya da günün geç saatlerinde bomboş olan caddeler ve otoparklar gibi mekânlar da eşikte mekânlardır. Dolayısıyla bir mekânın eşikte mekân olması için orada herhangi bir insanın olmaması gerekir.

Eşikte mekân örneği


Eşikte mekâna bir başka örnek


Eşikte mekânlar yapay ışıklarla belli belirsiz aydınlatılmış mekânlar olabilir. Örneğin bir kısmı aydınlatılmış boş sokaklar, karanlık kısımları itibarıyla kişide belirsizlik hissi uyandırır. Söz konusu belirsizlik hissi, bir süre sonra gerginliğe dönüşür. Gerginlik ise yerini korkuya bırakır. Bunun bir örneğini sınav haftası okulda yaşamıştım. Gözetmenlik yaptığım sınav akşam sekizde bitmişti. Odaya git, bilgisayarı kapat, masayı topla derken çıktığımda fakülte binasında kimsenin olmadığını fark etmiştim. Koridorlar bomboştu. Işıklar yanmıyordu. Işığa dair tek şey, binadaki dijital saatin bir çift kırmızı gözü andıran ışığıydı. 10 senedir çalışmakta olduğum binanın neredeyse her köşesini bilmeme rağmen koridorların o an için eşikte mekâna dönüşmesi, bende belirsizlik, gerginlik ve korku duygularını uyandırmıştı. Bir an önce binadan çıkmak istedim. Ancak binadan çıkıp dışarıya ayak bastığımda, gerginliğim azalmıştı; çünkü dışarıda birkaç insanla karşılaşmıştım. Neyse ki dışarı, fakülte binası gibi eşikte mekân değildi.

Eşikte mekâna Stephen King’in The Shining (Medyum) romanından uyarlanan Overlook Oteli (siz The Shining ismindeki versiyonunu izlemiş olabilirsiniz) filmindeki otel ve otelin boş koridorları örnek olarak gösterilebilir. Buna ek olarak Will Smith’in Ben Efsaneyim filmi de eşikte mekân barındıran bir diğer film örneğidir. Filmi izleyenler bilirler, Doktor Robert Neville rolüyle Smith, film boyunca bomboş, terk edilmiş sokaklarda, koridorlarda, yani eşikte mekânlarda dolaşmaktadır.

Eşikte mekâna bir başka örnek olarak çok sevdiğim "Faded" şarkısını göstermek isterim. Alan Walker’in Faded şarkısının video klibi boyunca da terk edilmiş yerler, yani eşikte mekânlar gösterilir. Videodaki kişinin yansıttığı ruh hâli ve şarkının sözlerinde vurgulanan kaybolmuşluk hissi, tam olarak eşikte mekânların uyandırdığı hislere karşılık gelir.

Eşikte mekânların kişide gerginlik, kaybolmuşluk vb. hisler uyandırmasının temelinde kişinin yalnız kalma korkusu olabilir. Ne de olsa insan sosyal bir varlıktır, tek başına yaşayamaz. Bu nedenle başka herhangi bir insanın olmadığı, terk edilmiş, bırakılmış ya da yaşam izi olmayan eşikte mekânlar, insanlara yalnızlığı hatırlattığından gerginliğe ve korkuya sebep olabilir. 

Yazımı buraya kadar okuduysanız eşikte mekânın ne demek olduğunu, insanlarda uyandırdığı hisleri ve belirsizlikle ilişkisini anlamışsınızdır. Peki yazıyı okuyan sizler ya da kaleme alan ben, bundan sonra herhangi bir eşikte mekânla (boş okul koridorları, ıssız sokaklar vb.) karşılaştığımızda aynı hisleri yaşayacak mıyız? "Hadi ama, alt tarafı bir eşikte mekân, neden korkasın ki?" diyecek miyiz kendimize? Bence hayır!=) 


6 Kasım 2022 Pazar

NİTEL ARAŞTIRMA SÖZLÜĞÜ-GİRİŞ

 

Geçtiğimiz gün okulda düzenlenen bir eğitimde konuşmacı öğretim üyelerinden biri, örnek olarak yönetim bilimci Peter Drucker’a atfedilen bir söz paylaştı:

“Ölçemediğini yönetemezsin.”

Bu söze kesinlikle katıldığımı belirtmem gerekir. Bununla birlikte bahsi geçen söz, bana anonim bir deyişi hatırlattı:

“Şeytan ayrıntıda gizlidir.”

Şeytan'a "Sen neden sürekli ayrıntılardasın?" serzenişini gösteren bir karikatür




Sosyal bilimci olarak ölçme işi ile oldukça yakından ilgiliyim. Sosyal bilimlerin merkez aktörünün insan, insanın da beşeri bir varlık olması ölçmeyi sosyal bilimciler için oldukça zor bir hâle getirebiliyor. Zira insanın günü gününe uymuyor. Ayrıca her insan, "nevi şahsına münhasır” olduğundan insanları “standartlaştırmak” mümkün değil.  Bu nedenle insan davranışlarının nedenini ya da insanların tutumlarını sadece birtakım ortalama, ortanca, standart sapma vb. betimleyici istatistiklere indirgeyerek, başka bir deyişle sayısallaştırarak açıklamaya çalışmak bana pek de doğru gelmiyor (ne de olsa elmayla armut toplanmaz değil mi?!). Bu tür nicel yaklaşımlarla buz dağının sadece görünen kısmına ilişkin bilgi elde edebiliriz. Yani oldukça yüzeysel bilgi. Ayrıntılar ise tamamen gözden kaçabilir. Oysaki şeytan ayrıntıda gizlidir.

Nicel yaklaşımların sınırlandırılmış doğası, yüzeyselliği, her şeyi sayılara indirgemesi, iç görü elde etme konusundaki yetersizliği vb. durumlar sebebiyle sosyal bilimlerde salt nicel yaklaşımın yeterli olmadığı görüşündeyim. Zira akademik ilgi alanı tüketici davranışı olan biri olarak tüketicinin zihninin bir kara kutu (Kurt Lewin’e selam olsun) olduğunun bilincindeyim. Bu zihinde olup bitenlerin ya da neler döndüğünün cevabını sadece sayılarla açıklamaya çalışmak, yani pozitivist yaklaşım (burada Auguste Comte’u anmak gerekir=)) ne kadar yeterli olabilir ki? Hâl böyle iken ve bu zamana kadar nicel yaklaşımı benimsemiş biri olarak bu düşüncelerle boğuşurken geç de olsa yorumsamacı yaklaşımı (burada da Max Weber’i analım=)) keşfettim. Yorumsamacı yaklaşım sayesinde bir araştırmacı olarak “zincirlerimden” kurtulabileceğimi fark ettim. Zira bireylerin yaşadıkları olayları, onlara yükledikleri anlamlardan yola çıkarak ve kendi bilgi birikimimden yararlanarak açıklayıp yorumlayabilecek ve iç görüler elde edebilecektim. Böylece nitel araştırma serüvenim başlamış oldu.

Nitel araştırmalarda araştırmacının entelektüelliği son derece önemli. Zira katılımcının yorumundan ya da bir şeye yüklediği anlamdan anlam çıkarmak için araştırmacının bilgi seviyesi önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Alana hâkim olmak ise yeterli değil. Alana hâkim olmakla birlikte araştırılan topluluğun kültürüne, diline, ilişkilerine ve deneyimlerine de hâkim olmak gerekiyor. Yani onların dilinden konuşmak ve onlar gibi düşünebilmek. Öte yandan anlamdan anlam çıkarmanın anlam inşasından ziyade anlam bozumu olduğu, araştırmacının bakış açısının da bir sınırlılık anlamına geldiği, subjektif yorumlar sebebiyle genelleştirilme problemi barındırdığı vb. sebeplerle nitel yaklaşım pek çok eleştiriye maruz kalıyor. Oysaki genelleştirme gibi bir amacın da beşeri bir faktör olan insanı standartlaştırmaktan başka bir anlama gelmemesi sebebiyle sosyal bilimlerde böyle bir amacın olmaması gerektiğini düşünüyorum. Buna ek olarak pozitivist yaklaşım sosyal bilimler açısından ele alındığında söz konusu yaklaşımın araştırmacıyı yorum yapmaktan ve anlam üretmekten korkar hâle getirdiği ve sınırlandırdığı da göz ardı edilmemeli. Çalışma arkadaşlarımla ve öğrencilerimle yaptığım tartışmalarda “biz şimdi kendi yorumumuzu katamayacaksak bu kadar okumanın ne anlamı var?”, “yorum yapar hâle ne zaman geleceğiz?”, “kendi yorumumu her seferinde mevcut bir kaynağa ya da teoriye neden ilişkilendirmek zorundayım ki?” şeklinde sorularla boğuşuyorduk. Nitel araştırmaların ve yorumsamacı yaklaşımın araştırmacıyı en azından bu açıdan “özgürleştirdiği” ve araştırmasına kendi bakış açısını katma “lüksü” verdiğini düşünebiliriz. Tabii ki mevcut durum, yorum ve anlamdan yola çıkarak, yani bağlamı gözeterek. Zira burada bir yemeğe kendi yorumunu katan bir şefin veya bir şarkıyı kendine özgü söyleyen ya da çalan bir müzisyenin özgürlüğünden bahsetmiyorum. Araştırmacının buradaki özgürlüğünün bilimsel yaklaşımın elverdiği ölçüde olduğunu bilmesi gerekir.

Bu seriyi nitel araştırma ile ilgili yaptığım okumalarda karşılaştığım yeni kavramların ve jargonların ne anlama geldiğini açıklayan “kendime notlar” niyetiyle hazırlamayı planlıyorum. Dolayısıyla serinin ne kadar süreceği hakkında henüz bir fikrim yok. Nitel araştırmalara ilgi duyanlara faydalı bir seri olacağını umuyorum. Ayrıca söz konusu seriyi LogoPhile bloğum altında paylaşacak olmamın sebebi ise serinin ağırlıklı olarak nitel araştırmaya ilişkin kelime listelerinden oluşacak olması. Bu sebeple konunun, LogoPhile bloğumun yeni ve farklı kelimeler öğrenme ve öğretme amacını karşıladığını söyleyebilirim.

Seriye giriş niyetine yazdığım bu yazıyı bitirirken antropolog James P. Spradley’den bir alıntı paylaşmak istiyorum. Zira söz konusu alıntı, bir etnografın dilinden yazılmış olması sebebiyle nitel araştırmacının amacı hakkında biraz fikir verici nitelikte olabilir:

“Dünyayı senin bakış açından anlamak istiyorum. Ne bildiğini, bildiğin şekilde bilmek istiyorum. Deneyiminin anlamını anlamak, senin yerine yürümek, şeyleri hissettiğin gibi hissetmek, açıkladığın gibi açıklamak istiyorum. Benim öğretmenim olup anlamama yardım eder misin?”

..............

(Not: "Şeytan ayrıntıda gizlidir." deyişinin "Tanrı ayrıntılardadır." deyişinden türediği düşünülür. "Tanrı ayrıntılardadır." deyişi, tıpkı "Şeytan ayrıntıda gizlidir." deyişi gibi yapılan bir işin eksiksiz bir şekilde yapılması gerektiğini ve detayların son derece önemli olduğunu ifade eder. Zira ancak bu şekilde mükemmelliğe (deyişteki Tanrı ifadesine atfen) ulaşılabilir. Dolayısıyla sosyal bilimlerde mükemmel ya da mükemmele yakın çıkarımlar yapabilmek ve anlamlara ulaşabilmek için pozitivist yaklaşımın yüzeyselliğinden çıkıp yorumsamacı yaklaşımın derinliğine inmek ve detayları kaçırmamak gerekir).

8 Ekim 2022 Cumartesi

Grice'in Konuşma Kuralları Üzerine

 

Türkçede açık olmayan, ima ve sezdirim dolu konuşmalar çok fazladır. Bu durum Türklerin yüksek bağlamlı kültürel özellikler göstermelerinden kaynaklanıyor olabilir. Zira kültürel antropolog Edward Hall tarafından tanımlanan yüksek bağlamlı kültürler örtük ve büyük ölçüde bağlama dayanan iletişim özellikleri gösteren kültürlerdir. Dolayısıyla bulunduğu bağlama göre çoğu kelimenin aldığı anlam farklılaşabilir. Örneğin “tuzlu” kelimesi bir mağazada bir kıyafet hakkında kullanıldığında “çok pahalı” anlamına gelirken bir restoranda bir yemek hakkında kullanıldığında “tadına ilişkin bir bilgi” niteliğindedir. Sazan, çakal vb. daha pek çok kelime de gerçek anlamı ve argodaki anlamıyla birbirinden oldukça farklılaşır. Yani bağlamına göre farklı anlamlar yüklenir. Öte yandan Türkçede iletişim sırasında bilginin çok azı mesaja yüklenir. Bilginin çoğu ise kişinin kendisindedir. Bu nedenle ima son derece yüksek oranda görülür. Hatta konuya yönelik “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.” “kel yanında kabak anılmaz.” vb. atasözleri de işte bu sebepten oldukça fazladır.

İma dolu iletişim ortamında konuşma gerektiği kadar bilgilendirici olmamakla birlikte açık da olmaz. Adı üzerinde ima edilir. Aynı koda (geçmiş deneyimler, öğrenmeler vb.) sahip olmayan ve ana dili Türkçe olmayan birinin ima dolu bir mesajı doğru bir şekilde çözümleyip anlaması pek de beklenemez. Öte yandan ana dili Türkçe olan iki insanın bile söz konusu “açık olmayan iletişim ve ima” sebebiyle birbirini anlamadığı ya da yanlış anladığı durumlar olabilir. Ya da tam tersi “leb demeden leblebinin anlaşıldığı” durumlar da olabilir, tabii iletişim kuran insanlar birbirlerinin iletişim kodlarına yeterince hâkimse. Öte yandan bazı durumlarda kişi, ima dolu mesajlardan ya da iletişimden fenalık geçirip “ne söyleyeceksen açık açık söyle!”, “lafı eveleyip geveleme!”, “laf cambazlığı yapma!” demek ister. İşte bu noktada İngiliz dil felsefecisi Paul Grice’in iletişim kurallarına (Grice's Maxim) değinmek gerekir.

Etkili bir iletişim kurulabilmesi için Grice dört konuşma kuralı belirlemiştir:

Nicelik kuralına göre konuşma gerektiği ölçüde bilgilendirici olmalıdır. konuşmada ne eksik ne de fazla bilgi verilmelidir. Dolayısıyla lafı dallandırıp budaklandırma, eveleyip geveleme, nicelik kuralına aykırılık teşkil eder. Yani öz konuşmak, yeteri kadar konuşmak nicelik kuralının temelidir. Öte yandan iletişim yoğun bir kültür olan Türkiye’de lafı dallandırıp budaklandırmayıp gerektiği kadar konuşanların “ay bunun da ağzı var, dili yok”, “dut yemiş bülbül gibi” vb. deyimler işitmeleri epeyce olasıdır. Bu noktada öz konuşan kişimiz “sussan olmuyor, susmasan olmaz…” diyerek yaşamına devam edebilir.

Nitelik kuralına göre konuşma gerçeğe uygun olmalıdır. Yanlış yönlendirme yapma nitelik kuralının ihlali demektir. Söz konusu ihlal dedikoducular tarafından sıklıkla yapılır. Bu sebeple insanlar kulaktan dolma bilgilerle yaptıkları dedikodularına başlarken “dedikodu yapmak gibi olmasın ama…”, “ben şunun yalancısıyım”, “benden duymuş olma ama…” vb. giriş cümleleriyle dedikodularına başlarlar. Zira konuştuklarının gerçekliği hakkında kendileri de şüphe içindedirler. Bununla birlikte duydukları ilgi çekici bilgiyi yaymak için de çok büyük bir istek duyarlar. Bu noktada “ben şunun yalancısıyım” veya “benden duymuş olma ama…” derken başkalarına topu atarak dedikodularına devam ederler.

Bağıntı kuralına göre konuşmada sadece konuyla ilişkili kavramlar yer almalıdır. Alakasız bilgiler vermek, konuyu saptırmak vb. durumlar bağıntı kuralını yok saymak demektir. Kişinin vereceği bir cevap yoksa veya cevabı varsa ama bu cevabı vermek “işine gelmiyorsa”, konuyu saptırarak bağıntı kuralını ihlal eder. Örneğin sınavda sorulan soru hakkında herhangi bir bilgisi, düşüncesi ya da çağrışımı olmayan bir öğrenci, sırf boş kağıt vermemek için veya “bu kadar yazmışım, hoca illa ki puan verir” mantığıyla (!) cevap olarak alakasız ne varsa yazabilir. Böylece öğrenci, bağıntı kuralını ihlal etmiş olur.

İşte benim en sevdiğim kural olan tarz (usul) kuralına göre ise konuşma açık ve net olmalı ve konuşmada imadan kaçınılmalıdır. Öte yandan bu kuralın ne yazık ki yüksek bağlamlı kültürlerde uygulanması pek de kolay değildir. Örneğin Japonya’da insanlar birine direkt olarak “hayır” cevabını vermeyi nezaketsizlik olarak gördüklerinden cevapları hayır olsa bile hayır kelimesini kullanmazlar, lafı eveleyip gevelemeyi tercih ederler. Yani “ie (hayır)” yerine “ee, chotto (ee, şey..)” diyerek hem nicelik hem de tarz kuralını ihlal ederler.

Grice’in sevdiğim bir kuralı olan tarz kuralı teorik iletişimde açık ve net olmayı öğütlese de pratikte bunun sonuçları pek de iç açıcı olmayabilir. Konuya ilişkin olarak Netflix’in The Sadman dizisinin “24 Saat” bölümünün izlenmesini tavsiye ederim. “Spoiler vermek gibi olmasın ama (merak etmeyin nitelik kuralını ihlal etmiyorum, çünkü kafadan sallamıyorum, bölümü izledim=)”, ilgili bölümde insanların hem iletişimlerinde hem de davranışlarında birbirlerine açık ve net olmalarının sonucu ne yazık ki oldukça korkunç olmaktadır. Dolayısıyla tarz kuralının tehlikeli bir boyutunun olduğu göz önünde bulundurulursa hiç de fena olmaz=)

The Sandman'ın "24 Saat" bölümünde herkesin tarz kuralına uymasını temenni eden ve bunun sonucunun bir felaket olacağını tahmin edemeyen John


17 Eylül 2022 Cumartesi

Tırı Vırı İşler ve Boş Düşünceler Üzerine

 

Önemsiz konulara çok fazla kafa yoran insanların söz konusu davranışlarının ardında “Önemsizlik Yasası” olarak isimlendirilen bir argüman yatıyor olabilir. İngiliz deniz tarihçisi ve yazar Cyril Parkinson tarafından 1957 yılında ortaya atılan önemsizlik yasası, insanların önemsiz kararlara olması gerekenden daha fazla, önemli kararlara ise olması gerekenden daha az zaman ayırma eğiliminde olduklarını ifade eder. Yani insanlar “tırı vırı” işlere gereğinden fazlaca zaman ayırırken olduça önemli işlere çok fazla kafa yormayabilirler. Zaten önemsizlik yasasının İngilizce karşılığı olan “Law of Triviality” ifadesi de bahsi geçen “tırı vırı” işleri çağrıştırır niteliktedir. Bu noktada dilimizdeki önemsiz, boş, basit vb. kelimeleri ifade etmek için kullanılan “tırı vırı” ikilemesinin İngilizcedeki “triviality” kelimesinden geldiğini düşünebiliriz.

Parkinson, önemsizlik yasasını açıklarken oldukça önemli bir karar vermek için bir araya gelmiş bir komite örneği verir. Bu komitenin asıl ve en önemli görevi nükleer bir santral tesisinin tasarım planlarını gözden geçirip onaylamaktır. Komite ise 28 milyon dolarlık bir maliyeti olan bu karara sadece 2,5 dakika zaman ayırırken, 45 dakikasını bin dolarlık maliyeti olan tesis personelinin bisiklet kulübesi için kullanılacak malzeme kararına ayırır. Parkinson’un komite örneğinde geçen bisiklet kulübesi sebebiyle önemsizlik yasası, bisiklet kulübesi etkisi (bikeshed effect) olarak da bilinir.

Bisiklet kulübesi etkisi olarak da isimlendirilen önemsizlik yasasının senaryolaştırılmış hâli



Parkinson, komite örneğindeki insanların bu davranışını şu şekilde açıklar: Tasarımı planlanan nükleer reaktör o kadar karmaşıktır ki ortalama bir insan onu anlayacak ve karar verecek yeterlilikte değildir; çünkü bu kadar önemli bir konuda etkin bir karar verebilmek için pek çok parametrenin göz önünde bulundurulması, yeterince bilginin toplanması ve yetkinlik gerekir. Öte yandan bisiklet kulübesinde kullanılacak malzemeler hakkında ise herkesin bir fikri olabilir. Dolayısıyla bisiklet kulübesi tasarımı hakkında insanlar sonsuza kadar konuşabilir. Zira herkes kendi teklifini savunmak ve tartışmaya kişisel katılımını göstermek ister.

İnsanların önemli konular için yeterli bilgi toplaması gerekir. Yeterli bilgi toplamak için ise zamana ihtiyaç vardır. İnsanlar, yeterli bigiyi topladıklarını düşünerek olması gerekenden daha kısa bir sürede bilgi toplamayı bırakıp bir karara varabilir. Öte yandan tırı vırı konular için ise “yanlışlıkla” olması gerekenden daha uzun bir süre ayırıp bu konulara kafa yorabilir. Burada “yanlışlıkla” kelimesine dikkat çekmek isterim; çünkü tırı vırı konulara kafa yormak her zaman yanlışlıkla olmaz. Bazen sırf can sıkıntısından da insanlar önemsiz konular için zamanlarını harcayabilirler, kayda değer olmayan konuları kafalarında büyütebilirler. Bu noktada Kierkegaard’ın şu meşhur sözünü paylaşmak isterim:

“Can sıkıntısı tüm kötülüklerin anasıdır,”

Yukarıda tırnak içindeki virgülü gözünden kaçırmamış olanlar için ise devam edeyim; çünkü Kierkegaard’ın sözü burada bitmiyor:

“…kendi olmayı reddetmenin çaresizliğidir.”


Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard

Kierkegaard’ın bu sözünü önemsizlik yasasına uyarlamak gerekirse şöyle bir çıkarım yapabiliriz:

İnsan kendinin farkında değilse ve kendini keşfetmemişse tutkularının da farkında değildir. Tutkusu olan insanın canı pek nadir sıkılır; çünkü kendisini tutkularına adamıştır ve bundan haz alır. Tutkusu olmayan ise çaresizlik içinde kendi zihnini boş ve önemsiz işlerle, konularla meşgul eder. Hem de bunun kendi kendine yaptığı çok büyük bir kötülük olduğunun farkında olmayarak.

Tam da yeri gelmişken en sevdiğim Matrix repliklerinden biri olan şu replikle yazıyı sonlandırayım:

Temet Nosce (Kendini Bil)!

Matrix'te Neo'nun, kâhinin mutfak kapısında Temet Nosce (Kendini Bil) yazısını gördüğü sahne



Kısa Kısa~~Bir Bahar Sohbeti

Havalar ısınmış. İnsana mutluluk veren bir bahar günü. Bir arkadaşınla bu güzel havanın tadını çıkarmak için buluştun. Yeşillikler, kuş cıvı...